Rahmi Koç'un anlattığı fıkraya yalnızca "Kürtlerle ilgili kötü bir fıkra" diye bakarsak meseleyi eksik okuruz.
Çünkü bu topraklarda küçümsenen, alaya alınan ve değersiz görülen insanlar yalnızca Kürtler olmadı. İsmet Özel'in yıllar önce işaret ettiği "kara kavruk adamlar" vardı. Bu ülkenin yükünü taşıyan, fabrikalarda çalışan, tarlalarda ter döken, inşaatlarda ölen, ama sofralara ve karar masalarına hiçbir zaman davet edilmeyen insanlar...
Mesele etnik kimlikten daha geniş bir yerde duruyor.
Beyaz Türklerin gözünde makbul olan; iyi okullarda okumuş, doğru semtlerde büyümüş, doğru aksanla konuşan insan tipidir. Onların dünyasında kara kavruk adam ancak çalıştığı sürece değerlidir. Ürettiği sürece gereklidir. Ter döktüğü sürece görünmezdir.
Ama konuşmaya başladığında, itiraz ettiğinde, eşitlik talep ettiğinde rahatsızlık başlar.
Bu yüzden kimi zaman Kürtler fıkraların konusu olur, kimi zaman taşralılar, kimi zaman işçiler, kimi zaman göçmenler. Değişen yalnızca hedef kitledir; değişmeyen ise yukarıdan bakma alışkanlığıdır.
Asıl sorun, bir halkla ilgili anlatılan kötü bir fıkra değil; bazı insanların kendilerini diğerlerinden doğal olarak üstün görmesidir.
Bu ülkeyi ayakta tutanlar çoğu zaman o küçümsenen insanlardır. Fabrikadaki işçi, maden ocağındaki emekçi, tarladaki çiftçi, kamyon şoförü, ustabaşı, gündelikçi...
Onlar olmadan servet de olmaz, holding de olmaz, refah da olmaz.
Fakat tarih bize şunu gösteriyor: Elitler çoğu zaman kendilerini yükselten emeği görmek yerine, o emeğin sahiplerine tepeden bakmayı tercih etmiştir.
Bu yüzden mesele bir fıkranın ötesindedir.
Mesele, hâlâ bu ülkede bazı insanların insanları eşit görmemesidir.
Ve belki de en büyük rahatsızlık şudur: Kara kavruk adamlar artık yalnızca çalışmıyor; konuşuyor, yazıyor, itiraz ediyor ve kendileri hakkında kurulan hikâyeleri reddediyor.