Sonra dönüp soruyorlar:
“Eski Türkiye’yi özlüyor musunuz?”
İnsan bu soruya cevap vermeden önce durup etrafına bakıyor.
Sonra da internet haber sitelerinde kısa bir gezinti yapıyor.
Karşısına çıkan manzara iç açıcı mı?
Cinayet…
Yaralama…
Uyuşturucu…
Yasa dışı bahis…
Kumar…
Rüşvet…
Yolsuzluk…
Cezaevi…
Silah…
Çete…
Bir ülkenin gündemi bu kadar karanlık olabilir mi?
Bir insan sabah gözünü açıp da böyle haberlerin içinde yaşamaktan mutlu olabilir mi?
Bakın sadece bir günün haberleri…
Türkiye genelinde, “Daltonlar” olarak bilinen suç örgütüne ve onun sosyal medya yapılanmasına operasyon yapılıyor.
Tam 358 kişi gözaltına alınıyor.
Daha korkuncu ne biliyor musunuz?
Bu gözaltına alınanların çoğu 18 yaşından küçük.
Yani daha çocuk yaşta gençler…
Ellerinde kitap, defter, kalem olması gereken yaşta; suç örgütlerinin gölgesinde, tetikçilik özentisiyle, sosyal medya üzerinden tehdit, hakaret ve suç propagandası yaparken yakalanıyor.
Bu, sadece bir polisiye olay değildir.
Bu, bir toplumun geleceğine düşen kara bir lekedir.
Evlerden çıkanlara bakıyorsunuz, insanın tüyleri ürperiyor:
AK-47 tüfekler…
Piyade tüfekleri…
Ruhsatsız tabancalar…
Av tüfekleri…
Binlerce mermi…
On binlerce sentetik uyuşturucu hap…
Soruyorum size:
Bu nasıl bir tablo?
Bu nasıl bir çürümedir?
Bu nasıl bir savrulmadır?
Bu çocuklar bugün böyleyse yarın ne olacaklar kimsenin umurunda mı?
Bir başka habere geçiyorsunuz…
Gece yarısı bir eğlence mekanının önü taranıyor.
Kurşunlar havada uçuşuyor.
İnsanlar çığlık çığlığa kaçışıyor.
Sonuç: 2 ölü, 3 yaralı.
İki insan hayatını kaybediyor.
Bir başkası ölümle pençeleşiyor.
Bir başka şehirde, bir başka karanlık haber…
Bu kez adres İzmir, Buca.
Uyuşturucu operasyonu.
Yakalanan 4 bin 984 sentetik hap.
Gözaltına alınan 3 şüpheli…
Bir başka haber…
Bir kadın yine eski eşi tarafından öldürülüyor.
Kadın cinayetler durdurulamıyor.
Ne yazık ki yeterli önlemler alınamıyor.
Bir gün içinde önümüze düşen haberler bunlar.
Kim bilir görünmeyen, yazılmayan, üzeri örtülen daha neler var?
Sonra birileri çıkıp diyor ki:
“Eski Türkiye’yi mi özlüyorsunuz?”
İnsan aslında şunu özlüyor:
Sokağa çıktığında tedirgin olmamayı…
Çocuğunu dışarı gönderdiğinde korkmamayı…
Haber sitelerini açtığında kan, gözyaşı ve suç batağıyla boğuşmamayı…
Devletin sokakta, okulda, mahallede güven duygusunu hissettirmesini…
Kimse masal anlatmasın.
Mesele “eski” ya da “yeni” Türkiye meselesi değildir.
Mesele, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizdir.
Silahların konuştuğu, çetelerin gençleri devşirdiği, uyuşturucunun çocukların hayatına kadar sızdığı, her gün ölüm haberleriyle uyandığımız bir ülke…
Böyle bir ülke normalleştirilemez.
Asıl tehlike de burada başlıyor zaten.
İnsan bir süre sonra alışıyor.
Her gün bir cinayet haberi görmeye…
Her gün bir operasyon haberi okumaya…
Her gün bir mafya, bir çete, bir uyuşturucu baskını duymaya…
Alışmak…
İşte en büyük felaket budur.
Çünkü kötülüğün sıradanlaştığı yerde, toplum yavaş yavaş çürür.
Vicdan körelir.
Umut azalır.
Güven kaybolur.
O yüzden kimse bize dönüp de
“Her şey yolunda” demesin.
Yolunda değil.
Bir ülkede çocuk yaştakiler suç örgütlerinin ağına düşüyorsa,
sokak ortasında insanlar kurşunlanıyorsa,
uyuşturucu her mahalleye kadar girmişse,
orada sadece asayiş sorunu yoktur.
Orada derin bir toplumsal yara vardır.
Ve insan, böyle bir ülkede yaşamaktan mutlu olmaz.
Olsa olsa endişeli olur.
Kırgın olur.
Öfkeli olur.
Ve her sabah biraz daha umutsuz uyanır.
Ama yine de susmamak gerekir.
Çünkü bu ülke, suçun gölgesinde yaşamayı hak etmiyor.
Bu halk, korkuya teslim olmuş bir hayatı hak etmiyor.
Bu çocuklar, çetelerin, uyuşturucunun, silahın arasında büyümeyi hiç hak etmiyor.
Özlenen şey geçmiş değil…
Özlenen şey hukukun işlediği, sokakların güven verdiği, gençlerin suçla değil umutla büyüdüğü bir Türkiye’dir.