Ahmet Hakan Hürriyet’te köşesinde yazdı:
“AK Parti milletvekilleri kürsüye çıktıklarında fena değiller.
Argümanları sağlam.
Polemik biliyorlar.
Muhalefeti zorlayabiliyorlar.
İktidarın icraatını rakamla, özgüvenle anlatabiliyorlar.”
Hakan konuşmaları beğenmiş. Bu onun takdiri ne diyebiliriz ki?
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü siyaset yalnızca konuşmak değildir. Siyaset; kanun teklifi hazırlamaktır,
ülkenin sorunları için soru önergesi vermektir, yanlış gördüğünü Meclis’te ve kamuoyu önünde açıkça söyleyebilmektir.
Peki tablo böyle mi?
Değil.
Kanun teklifleri milletvekillerinin masasından çıkmıyor.
Saray’da bürokratlar yazıyor,
AK Parti milletvekillerine sadece imza atmak kalıyor. Hazır metne bir yığın imza.
Soru önergesi deseniz…
Açın Meclis tutanaklarını.
AKP’li milletvekillerinin kaçının gerçekten soru önergesi verdiğini görmek zor değil.
AKP’de Araştırma Önergesi sayısı bir elin parmakları kadardır. Ve ne yazık ki o önermelerde saraydan gelmektedir.
Konuşma konusuna gelince…
Ben Ahmet Hakan’a katılmıyorum. AKP’de kürsü hatibi diyebileceğiniz insan sayısı 15-20’yi geçmez.
Kürsüye çıkanların büyük bölümü önüne konulan metni okuyor.
Başta Cumhurbaşkanı anılıyor,
sonunda Cumhurbaşkanına teşekkür edilip kürsüden iniliyor.
Bu Hakan’a göre iyi hitabet olabilir.
Ama siyaset değildir.
Bu bir metnin seslendirilmesidir. İçeriğinde fikir yoktur. Varsa da o fikir seslendirene değil metni yazana aittir.
Ahmet Hakan diyor ki:
“İktidarı savunmak gazetecilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir.”
Doğru.
Yerden göğe haklı.
Ama çok geç kalınmış bir tespit.
23 yıl sonra, Ahmet Hakan’a “Uyan da balığa gidelim” demek geldi içimden.
Şu soruyu da sormak gerekir:
İktidar neden kendi milletvekillerini ekrandan uzak tutuyor?
Çünkü Meclis ile televizyon aynı yer değil.
Meclis’te metin okunur.
Ekranda soru gelir.
Çelişki gelir.
Kontrol dışı an gelir.
O yüzden parti sözcüleri ve bakanlar ekrana çıkar. Onları da, AKP milletvekillerini de tartışma programlarında hiç göremezsiniz.
Çıkamazlar.
Çıkartılmazlar.
Kimi yetersizdir,
kiminin ne söyleyeceği belli değildir.
Ama hepsinin üzerinde aynı refleks vardır:
“Durduk yerde başımıza iş almayalım.”
Yani sorun cesaret değil.
Yetkidir.
AKP Milletvekillerine, belediye başkanlarına ekranda siyasi tartışmalı programlara çıkmaları yasaklanmıştır. Çıkamazlar.
Yetki yoksa siyaset olmaz.
Siyaset yoksa savunma da olmaz.
Ahmet Hakan, çoklu tartışma programlarında AK Parti’yi milletvekillerinin savunması gerektiğini söylüyor.
Keşke.
Ama siyasete alan açılmıyorsa,
ekrana çıkmanın bedeli varsa,
farklı bir cümle kurmak risk sayılıyorsa
bu temenni kâğıt üzerinde kalır.
O zaman sahaya kim çıkarılıyor? İletişim Başkanlığı destekli, iktidarın nimetlerinden yararlanan, gazeteci kılığında iktidar savunucuları, hukukçu kılıklı tipler.
Siyasetçinin yapması gereken işi gazeteci yapıyor.
Gazeteci soru soracağına, halkın safında duracağına iktidarın savunmasını yapıyor.
Roller karışmıyor; roller yer değiştiriyor.
Sonra da dönüp “Gazeteciler asli işine dönmeli” deniyor.
Elbette dönmeli.
Ama bunun yolu gazeteciyi susturmak değil, siyasetçiyi konuşturmaktır.
Bugün tablo net:
Siyaset Saray’da yapılıyor.
Meclis’te metin okunuyor.
Ekranda ise siyasetçi yerine gazeteci konuşuyor.
Bu yüzden mesele “AK Parti milletvekilleri neden ekrana çıkmıyor?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Özgürce konuşamayan, görevini layıkıyla yapamayan yerde milletvekillerinin hâlâ ne işi var?