Kemeraltı’nda, Hisar Camii’nin önünde devrilen sadece bir ağaç değildi.

Asırlıktı o çınar. Yüzlerce yıl boyunca rüzgârla, yağmurla, sıcakla baş etmiş; zamana direnmişti. Gövdesinde halkalar birikmişti: yangınların, depremlerin, bayram sabahlarının, yas günlerinin halkaları. Ama onu da yaşatamadık.

Çınarlar yavaş büyür. Aceleleri yoktur. Bu yüzden uzun yaşarlar. Kökleri derine iner, dalları göğe doğru sabırla genişler. Doğuda ve Batı’da bu yüzden devletin, sürekliliğin, kalıcılığın simgesi sayılmışlardır. Osmanlı meydanlarında, cami avlularında, han önlerinde çınar dikilmesi boşuna değildir. Bir çınar dikmek, “benden sonra da hayat sürecek” demektir.

Hisar’ın önündeki çınar da böyleydi.

Nice esnaf, nice yolcu, nice alışverişe çıkan insanı, nice çocuğu gördü. Sabah namazından çıkanların sessiz adımlarını, öğle sıcağında gölgesine sığınanların yorgunluğunu, akşamüstü kepenk kapatırken edilen dertli sohbetleri dinledi. Gövdesi, Kemeraltı’nın hafızasıydı.

Ama zamanla kökleri sıkıştı.

Toprağı daraldı, nefesi kesildi.

Beton yaklaştı, bakım gecikti.

Bir çınar fırtınaya dayanır; ama ihmale her zaman dayanamaz.

Derler ki çınarlar 300–400 yıl, uygun koşullarda bin yıla kadar yaşayabilir. Ancak bunun bir şartı vardır: korunmak. Köklerine saygı, gövdesine özen, çevresine anlayış. Rüzgâr ve fırtına sadece son sözü söyler; asıl cümleler çok daha önce yazılır.

Önceki gün çıkan fırtına ve sert rüzgâr, bu asırlık tanığı yerinden etti. Devrildi deniyor da iyi bakmış mıydık diyen pek yok.

“Bir şehir, yaşlı ağaçlarını kaybettiğinde gençliğinden bir parça yitirir.”

Şimdi Hisar’ın önü daha aydınlık belki ama daha yoksul. Gölge yok, sığınak yok, anlatıcı yok. Yerine dikilecek her fidan kıymetlidir; ama bilmek gerekir ki bir çınar, sadece toprakta değil, zamanda büyür.

O çınar devrildiğinde, Kemeraltı biraz daha sessizleşti.

Çünkü bazı ağaçlar yuvadır, bekçidir, tanıktır.

Ve bazıları düştüğünde, şehir ayakta kalsa bile hafızası sendelemeye başlar.