Futbol söz konusu olduğunda...
Neden?
Hep “Top yuvarlaktır...” deriz?
Çünkü...
O iki “sihirli” kelime...
Spor karşılaşmalarında sonucun önceden kestirilmesinin...
Mümkün olmadığını anlatır!
İşte...
Neredeyse 70 yıl öncesinden şahane bir örnek...
*
Bugün “112 yaşındaki”...
İzmir'in “Büyük Altay”ı…
O gün...
İstanbul Ali Sami Yen Stadı'nda…
Galatasaray'ı 2-1 mağlup etmişti…
Binlerce Cim-Bom taraftarı şoktaydı…
Spor yazarları, stadı terk ederken Altay kafilesini durdurdu…
Lig'in Aslanı'nı evinde dize getiren Altay'ın…
Uzun boylu, gösterişli, henüz 40'lı yaşlarındaki...
Son derece şık giyinmiş…
Altay Kulübü'nün başkanı o işadamına sordular:
“Bu nasıl sonuç; yoksa tesadüf mü?”
İzmirli sanayici, gözlerini kıstı; espriyi patlattı:
“Bizim çocukların sarı-kırmızı renklere alerjisi var! Bu renklerde bir takım gördüler mi, anında coşuyorlar!”
*
İşte, o gösterişli gencecik İzmirli iş adamı...
Cumhuriyet'in ilanından…
Tam dört ay bir hafta önce…
İzmir'in Tilkilik semtinde dünyaya gözlerini açmıştı…
İlkokulu bitirdiğinde babasını kaybetti…
Sıkıntılar içinde orta ve liseyi tamamladı…
19 yaşının heyecanı ile…
Rüyalarını süsleyen Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırdı…
Tam o günlerde…
İkinci Dünya Savaşı patlamıştı…
Veda etti, avukatlık hayallerine…
Kararlıydı, ekmeğini taştan çıkaracaktı…
Cumaovası Havaalanı ve Ereğli liman şantiyesinde çalıştı…
1947 yılının takvimleri duvarları süslemeye başladığında…
O İzmirli delikanlı aslan gibi bir yedek subaydı…
*
Arı gibi çalışkandı…
25 yaşında kendi şirketini kurdu…
Ve, o yaşta…
Manisa - Akhisar yolunu…
Manisa Zirai Donanım Kurumu'nun binalarını yaptı…
İki yıl sonra kurduğu ortaklıkla…
Topu topu 10 yıl içinde…
İzmir Piyale Fabrikası'nı, Tarihi Varyant Yolu'nu, Hal Binası'nı, Tınaztepe Okulu'nu, DSİ binalarını, Konak’taki Belediye Sarayı inşaatının ilk bölümünü, Alsancak Stadı'nı, Güzelyalı Hava Eğitim Komutanlığı'nı ve İzmir - Bergama yolunu bu memlekete kazandırdı…
Aynı yıl, inşaatın yanı sıra plastik sektörüne girdi…
Türkiye'de boru ve profil dallarında sayısız “ilk”e imza attı…
*
Sıfırdan 21 şirket kurdu…
Çalışmak için yaratılmıştı adeta…
Almanya'da, Kazakistan'da, Rusya'da, Romanya'da ve…
Kıbrıs'ta yarattığı şirketlerle…
Binlerce kişiyi ekmek sahibi yaptı…
Bu güzel ülkede…
Vergi şampiyonluğunu yıllarca kimselere bırakmadı…
*
Doğru bildiğinden bir adım geri atmadı…
Çalışkan ve işine bağlı insanları baş tacı ederdi…
11 yaşından beri…
Vefat ettiği güne kadar yanından hiç ayrılmayan...
Büyük oğlu Kemal Zorlu'nun…
Samimi bir itirafı vardı; hiç unutmuyorum…
Babası için o duayen işadamı evlat şöyle demişti:
“O'nun gibi çalışkan olabilmek için 25 yıl bir gün bile tatil yapmadım!'
*
Kimseye liderlik taslamadı ama…
Herkes O'nun liderliğine peşin peşin baş eğerdi…
*
“Okumayan bi’tane genç bile kalmasın…”
Diye, diye...
Kendi adına bir eğitim ve kültür vakfı kurdu…
Meşhur Avni Akyol Lisesi…
O'nun katkılarıyla İzmir eğitiminin yıldızı oldu…
İçinde öylesine bir “eğitim aşkı” vardı ki; tuttu…
Bornova'ya bir endüstri “meslek lisesi” kazandırdı…
*
Ticaret hayatının yanı sıra sporu da aşkla destekledi…
Gençliğinde…
Muhafızgücü, Beylerbeyi ve Beykoz'da top koşturdu…
Bir dönem Altay Spor Kulübü'nün başkanlığını yaptı…
Siyah-Beyazlı kulübe maddi ve manevi destek verdi…
1980 Darbesi öncesi…
Kısa süre Futbol Federasyonu Başkanlığı'nı üstlendi…
*
Herkesin bir “emeklilik rüyası” vardır; illaki…
O'nun yoktu!…
Emekli olmayı aklından bile geçirmedi…
“Ne zaman emekli olacaksın?” diye soranlara…
Gülümseyerek hep şöyle cevap verdi:
“Hikaye bunlar; geçiniz… Biz işimizden kopamayız!”
75 yaşına bastığı gün…
Şirket yönetimlerini evlatlarına bıraktı…
O tarihte…
İzmir'in parmakla sayılan “vergi rekortmenleri” arasındaydı…
Daha çok kurduğu okullarla ilgilendi; hayır-dua almaya devam etti…

Yaşam sevincini yitirdiği…
Kalbinin teklediği…
Üzüntüden gözlerinin ferindeki azalmanın başladığı günler…
Alsancak'taki Ege Palas Oteli'nın inşaatı sırasında…
SİT yasasına muhalefet ettiği gerekçesiyle…
Bir yıl hapse mahkum olmasıyla başladı…
Kemal Zorlu'nun ifadesiyle…
Pirinç tanesi kadar suçu olmadığı için…
Dayanamadı haksızlığa, kahretti kendine…
Kalp yetmezliği ve şeker hastalığı nedeniyle…
Cezasını Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde geçirdi…
Ne var ki…
Hayata veda ettiği güne kadar…
Yaşadığı haksızlığı kendine yediremedi…
*
22 yıl önce (14 Mayıs 2004 / Cuma) gece yarısına doğru...
Yaşamı boyunca…
Çalışana ekmek vermek için çırpınan o müstesna İzmirli’nin...
(O tarihlerde şirketlerinde 5 bin kişi çalışıyordu…)
İzmir'de kimsenin yatağa aç girmemesi için çırpınan kalbi…
Duruverdi…
O sırada 81 yaşındaydı…
*
Şimdi okuduğunuz satırlara inanmayabilirsiniz…
Kalbinize kalmış…
Ama yine de anlatayım…
Vefatın sabahında…
Geleneklerimiz gereği…
Yarım asırlık eşi Ayhan Hanım…
Birinci Kordon'daki evinin kapısına…
Sevgili hayat arkadaşının bir çift ayakkabısını bıraktı…
Bir süre sonra…
Ayakkabıların üstüne bir güvercin kondu…
Kimse dokunmadı güvercine…
İki kez kısa süreli kanatlanıp uzaklaştı evin kapısından…
İkisinde de geriye geldi…
Ertesi sabah erken saatlerde…
Kapıya bakan aile büyükleri…
Gözlerine inanamadı…
Rahmetlinin ayakkabılarına tüneyen o güvercin hala oradaydı…
*
Bitiriyoruz…
Mazhar Zorlu…
Bu kadim kentin yetiştirdiği özel isimlerden biridir…
İzmir'in “Cumhuriyet Çınarı” olarak anılması…
Bir onurdur…
Ve, eminim…
Türkiye'nin ekonomi politikalarını yorumlarken…
İstihdam'a önem verilmesini hatırlatarak, şunu söyleyecekti:
“Uğraşın, didinin, zorlanın ama bir kişiyi daha ekmek sahibi yapın…”
Bundan daha ulvi…
Daha içten bir niyaz olabilir mi?
...Ve “Nokta” derken...
Yıllarca birlikte çalıştığım meslektaşım Muhittin Akbel’in...
Minik bir “Mazhar Zorlu” yorumu var ki...
Etkilenmemek elde değil...
İşte, Akbel’den o satırlar:
“Sadece Kemal ve Nazif'in değil, Altay'ın da babasıydı Mazhar Zorlu...
Futbolcular da, taraftarlar da hatta onunla iş yapanlar da "Baba" derdi...
Futbolcularından galibiyetin ötesinde hep centilmenlik istedi...
Taraftarlardan da Altay'a yakışır davranmalarını, asla olumsuz slogan atmamalarını dile getirirdi... O yüzden bu ülkenin (kravatlı tek amigosu Murat Polatkıran) tribünlerdeki binlerce taraftarı "Büyük Altay" diye coşturuyordu... Bitmedi; bir sohbette "Mazhar Zorlu" adı geçtiğinde bile ceketler iliklenirdi... Tek kelimeyle “insan mühendisiydi” Kimin ne özelliği olduğunu, o kişinin gözlerine bakıp anlardı... Hak ettiği saygıyı, son nefesini verinceye kadar gördü... Ama o hastane odasında yaşadığı hapis hayatı yok mu, o çok ağrına gitti...
Nokta...
Sonsöz: “Her yerde olmak gibi bir duan varsa, gönüllere gir; çünkü sevenler, sevdiklerini gönüllerinde taşırlar… / Hz. Mevlana…”