Kaderimiz bir California sabahında, San Francisco’da nasıl değişti? O gün o sahneye çıktığında, hiç kimse dünyanın artık "eski dünya" olmayacağını tahmin bile edemezdi. Bugün size devrim niteliğinde üç ürün sunuyoruz diyerek başladı ve bir telefon, bir internet erişim cihazı ve bir müzik çalar… Bir kaç kez tekrarladı ve sonra anlıyor musunuz bunlar üç ayrı cihaz değil tek bir cihaz dedi. Sunumuna başladıktan kırk iki dakika sonra, elinde tarihin ilk akıllı telefonunu tutuyordu. Cihazı cebinden çıkarması, tüm dünyada yankı bulmasından bile daha uzun sürmüştü. O gün bunu teknolojik anlamda devrimsel bir ürün olarak lanse etti; ancak sosyolojik açıdan gerçek çok başkaydı.
Bugün günümüzün neredeyse tamamı dijital dünyada geçiyor. Gece bile gözümüzü açtığımız an elimiz hemen telefona gidiyor. Jobs’ın hayali belki böyle değildi ama artık kendi irademizden çok, "görünmeyen ellerin" hayatımıza hükmettiği bir zamanı yaşıyoruz.
Sabah uyanır uyanmaz mesaimiz başlıyor: Güzel bir kahve fincanı ve manzara bul, ışığı ayarla, düğmeye bas ve vitrine koy! Sosyal medya; gerçekleri değil, sadece "olmak istediğimiz kişiyi" sergilediğimiz büyük bir sanal çöplüğe dönüştü. Bir de o sahte, kusursuz anları paylaştıktan bir dakika sonra gerçek hayata dönüşün yarattığı o sessiz travmalar var...
Gerçek hayat dediğin aslında biraz dağınıktır. Mutfağın tezgahında bekleyen bulaşıklar, sabah yataktan fırlamış söz dinlemeyen saçlar; bazen de ay sonunu nasıl getireceğini düşünürken dalıp gidilen o derin boşluklardır. Ancak dijital dünya, bizi bu insani durumları birer "ayıp" gibi saklamaya zorluyor. Fotoğrafı paylaşmadan önce kullandığımız o filtreler sadece renkleri düzeltmiyor; yorgunluğumuzu, kusurlarımızı, yani aslında bizi "biz" yapan ne varsa hepsini perdeliyor.
Kusursuz görünme zorunluluğu, insanı içten içe kemiren bir hastalığa dönüştü. Sürekli "en iyisi" olmaya çalışırken, aslında en doğal halimizden utanır olduk.
Başkalarının özenle kurguladığı anları, kendi hayatımızın tamamıyla kıyaslıyoruz. Sonuçta elimizde kalan tek şey koca bir yetersizlik hissi.
Oysa o hayranlıkla izlediğimiz pırıltılı profillerin arkasında da tıpkı bizim ki gibi ödenmesi gereken faturalar, kırılan kalpler ve tıkanmış ruhlar var.
Hayat bir sergi salonu değil. Yüzümüzdeki çizgileri, saçımızdaki beyazları, evimizin dağınıklığını ve en sahici hallerimizi olduğu gibi, filtresiz paylaşmaya başlayarak; yani sadece "kendimiz" olarak özgürleşebiliriz.
Denemeye değer, ne dersiniz?