Sabah uyandığınızda telefonunuza gelen bir bildirim ya da kulaklığınızı taktığınızda karşınıza çıkan "sizin için önerilen" bir şarkı, aradığınız veya ilgilendiğiniz bir ürünün telefonunuzda karşınıza çıkması… Hepsi sanki birer tesadüf gibi görünüyor, değil mi?

Dijital dünya tesadüf kelimesinin kalbine hançeri çoktan sapladı bile. Eskiden hayatın ritmini ve yönünü şans, kader ya da kişisel tercihler belirlerdi; şimdiyse bunların yerini arka tarafta görünmeden çalışan algoritmalar yönetiyor. Bu durumda o klişe soru geliyor akıllara: Gerçekten biz mi seçiyoruz, yoksa bize sunulan seçenekler arasında bir illüzyon mu yaşıyoruz?

Özgür irade, yüzyıllardır filozofların üzerine kafa yorduğu, uğruna savaşlar verilen bir kavram. Ancak bugün bu kavram, ölçülebilir ve yönlendirilebilir hale geldi. Algoritmalar, bizi bizden daha iyi tanıyor. Hangi reklamın bizi heyecanlandıracağını, hangi siyasi görüşün öfkemizi tetikleyeceğini ya da hangi videonun bizi saatlerce ekran başında tutacağını biliyorlar. Beynimiz, bir sonraki paylaşıma geç komutunu verdiğinde bunu kendi irademizle yaptığımızı sanıyoruz. Ama gerçekte bunu bize yaptıran şey beynimizin doğal süreç süzgecinden çok, beynimize dopamin açlığımızı doyurmak için yerleştirilmiş bir kod parçası. Yani dijital bir zehir...

Bu durum, insan olmanın en temel özelliklerinden birini, yani "yanılma ve rastlantısal keşif yapma" özgürlüğünü ortadan kaldırıyor. İnsansı robotlar üretme peşinde insanoğlu önce kendisi robotlaşıyor. Eskiden bir kitapçıda raflar arasında dolaşırken, hiç ilginizi çekmeyecek bir kitabın kapağına takılırdı gözünüz. O kitap hayatınızı değiştirmese bile bir iz bırakır hayatınızla ilgili aklınızdaki bir soru işaretini silerdi... Şimdi ise algoritmalar bizi sadece "beğenebileceğimiz" şeylerin içine hapsediyor. Buna "yankı odaları" deniyormuş; ama aslında bu, konforlu bir sanal hapishane.

Kendi doğrularımızın sürekli onaylandığı, şaşırmadığımız ve zihnimizin sınırlarını zorlamadığımız bir dünya. sadece sistemin bize uygun gördüğü yolu yürüyoruz...

Teknoloji dünyasının devleri, bu algoritmaların hayatımızı kolaylaştırdığını savunuyor. Haklılar da. Binlerce seçenek arasında kaybolmak yerine, önümüze filtrelenmiş bir dünyanın gelmesi büyük bir lüks. Ancak bu kolaylık, beraberinde bir tür "irade tembelliği" getiriyor. Bir şeyi gerçekten istediğimiz için mi seçiyoruz, yoksa binlerce kez maruz kaldığımız için mi? Bu sorunun cevabı, özgür irademizin sınırlarını çiziyor. Algoritma, insanın zaaflarını parmak izi gibi okuyor, kancayı atıyor ve bizi en zayıf noktamızdan, merakımızdan ve arzularımızdan yakalıyor ve bunu hook (kanca) yöntemiyle üç saniyede yapabiliyor.

Bir bilim insanı, teknoloji bizi birer veri setine indirgiyor demişti. Çok haklıydı. Amerika’da bir şirket üç yıl boyunca insanlara telefonla sokaklarda kendi belirledikleri hedefleri buldurup ödül verdikleri bir oyun oynatmıştı. Üç yıl sonra toplanan verilerle gelişmiş bir navigasyon yazılımı ürettiler hem de bedavaya. Biz, kendimiz olarak insan kalmanın yolu bazen o "önerilen" listesinin dışına çıkmaktan geçiyor. Algoritmanın bize yakıştıramadığı bir şarkıyı dinlemek, bize uzak gelen bir fikri okumak ya da sadece ekranı kapatıp hiç bir verinin bizi takip edemeyeceği bir sessizliğe gömülmek...

Özgür irade, bugün artık büyük kararlar vermekten çok, bu küçük sapmalarda saklı. Eğer kim olduğumuzu hatırlamak istiyorsak, sistemin bizim hakkımızda yazdığı o kodsal senaryoda bazen kasten hata yapmalıyız. Çünkü insanı algoritmadan ayıran tek şey, bazen mantıksız, verimsiz ama tamamen kendisine ait olan o "yanlış" tercihtir. Kimin seçtiğine dair cevabı ise sadece, o ekranın ışığı söndüğünde kendimizle baş başa kaldığımızda verebiliriz.