Her şeyi bırakalım. İşi, gücü, trafiği, kalabalığı… Şehir hayatından uzaklaşalım. Bir köye yerleşelim. Hatta o köy biraz turistik yerlere de yakın olsun. Küçük bir arsa alalım. Gerçi “küçük” dediğim de öyle şehirdeki gibi birkaç metrekare değil; içinde sebze meyve yetiştireceğimiz, birkaç hayvan besleyeceğimiz kadar geniş bir yer olsun. Üzerine de iki katlı, dışarıdan bakınca eski taş evleri andıran ama içinde her türlü konforu barındıran güzel bir ev yapalım.
Sabah kuş sesleriyle uyanalım. Kendi yetiştirdiğimiz domatesi, biberi yiyelim. Tavuklarımızın yumurtasını toplayalım. Akşam olunca verandaya oturup yıldızları seyredelim. Gürültü yok, trafik yok, stres yok. Şehirden bunalmış insanların kulağına oldukça hoş gelen bir tablo bu.
Son yıllarda da bu hayalin çok sık anlatıldığını görüyoruz. Sosyal medyada, televizyon programlarında, röportajlarda sürekli aynı hikâyeler karşımıza çıkıyor. “Her şeyi bıraktım, köye yerleştim.”, “Şehir hayatını terk ettim.”, “Artık kendi yiyeceğimi üretiyorum.” İlk bakışta insanın içini açan, özendirici hikâyeler bunlar.
Ama ben bu hikâyeleri dinlerken hep aynı şeyi düşünüyorum: Acaba anlatılmayan kısım ne?
Çünkü hayat, birkaç dakikalık sosyal medya videosuna sığacak kadar basit değil. O arsayı alacak para nereden geldi? Ev nasıl yapıldı? Tarım yapmak için gerekli ekipmanlar nasıl alındı? Hayvanların bakım masrafları nasıl karşılandı? Elektrik, su, internet, ulaşım giderleri ne oldu? Bunlardan pek bahsedilmiyor.
Daha da önemlisi, insanlar köye yerleşmeyi sanki bütün sorunlardan kaçış reçetesiymiş gibi anlatıyor. Oysa şehirden çıkabilirsiniz ama hayatın sorumluluklarından çıkamazsınız. Çocuğunuzun eğitimi varsa onu düşünmek zorundasınız. Yaşlı bir anne babanız varsa sağlık hizmetlerine erişimi düşünmek zorundasınız. Kendiniz hastalandığınızda en yakın hastanenin kaç kilometre uzakta olduğunu hesaba katmak zorundasınız.
Bir de işin ekonomik tarafı var. Bugün milyonlarca insanın temel derdi ay sonunu getirebilmek. Böyle bir ortamda insanlara “Her şeyi bırakın, köye yerleşin.” demek biraz lüks bir tavsiye gibi duruyor. Çünkü her şeyi bırakabilmek için önce bırakacak bir şeylere sahip olmak gerekiyor.
Aslında dikkat ederseniz bu hikâyeleri anlatanların önemli bir kısmının ya düzenli bir geliri, ya birikimi, ya emekliliği ya da şehirde satabileceği bir mal varlığı bulunuyor. Yani köye taşınırken tamamen bilinmezliğe gitmiyorlar. Arkalarında onları koruyan bir güvence ağı oluyor. Ancak aynı güvenceye sahip olmayan insanların böyle bir kararın sonuçlarıyla baş etmesi çok daha zor.
Üstelik köy hayatı sanıldığı kadar romantik de değil. Toprak emek ister. Hayvan bakmak emek ister. Üretmek emek ister. Sabah canınız istediğinde değil, gerektiğinde kalkarsınız. Tatili, mesaisi, hafta sonu izni olmayan bir yaşamdır çoğu zaman. Şehirde masa başında çalışan birinin uzaktan bakınca huzur olarak gördüğü şey, o hayatı yaşayan insanlar için çoğu zaman ağır bir çalışma düzenidir.
Belki de mesele köye taşınmak ya da şehirde kalmak değildir. Mesele, insanların neden bu hayalleri kurduğudur. Çünkü artık birçok kişi şehir hayatının temposundan, ekonomik baskılardan, bitmek bilmeyen çalışma düzeninden yorulmuş durumda. İnsanlar aslında köyü değil, biraz nefes alabilecekleri bir hayatı özlüyorlar.
Bu yüzden köye yerleşme hikâyeleri anlatılırken biraz daha dürüst olmak gerekiyor. Evet, köyde yaşamak güzel olabilir. Daha sakin, daha doğal ve daha huzurlu bir yaşam mümkün olabilir. Ama bunun ciddi bir maddi altyapı, planlama ve emek gerektirdiğini de söylemek lazım.
Kimse kimseyi kandırmasın. Bugün birçok insanın hayalini kurduğu o sakin hayat, çoğu zaman anlatıldığı kadar kolay değil. Devir zor. Ekonomik şartlar ortada. Bu nedenle bazen yapılacak en mantıklı şey, romantik hikâyelere kapılıp elindekileri riske atmak yerine gerçekleri görmek ve sahip olduklarımızın kıymetini bilmektir.
Hayal kurmak güzeldir. Ama hayallerin de sağlam bir zemine basması gerekir. Yoksa bir süre sonra huzur arayışıyla çıkılan yol, bambaşka kaygıların başlangıcına dönüşebilir.