Bir gün düşünün… Şenlik havasında geçmesi beklenen bir gün. Şiirlerin okunacağı, türkülerin söyleneceği, düşüncelerin özgürce paylaşılacağı bir buluşma. İçinde yazarlar, ozanlar, aydınlar, sanatçılar, fikir insanları var. Farklı düşünebilirsiniz, aynı dünya görüşünü paylaşmayabilirsiniz. Ama hepsinden önce onlar birer insan.
İnsan en çok neye güvenir?
Devlete… Hukuka… Güvenlik güçlerine…
“Bana burada bir şey olursa devlet beni korur.” diye düşünür. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, insanın kendini güvende hissedebilmesidir.
Ama o gün…
O güven yoktu.
Kalabalığın öfkesi büyürken, nefret ateşi yükselirken, içeride insanlar yardım bekliyordu. Dışarıda ise sessizlik vardı. İnsanların gözleri önünde, kimsenin dur diyemediği, durduramadığı bir vahşet yaşandı.
İnsanın insana, hatta hiçbir canlıya reva göremeyeceği bir acı yaşatıldı.
Hayatlar söndürüldü.
Ateş yalnızca binayı değil, vicdanları da sardı.
Bugün hâlâ kendime aynı soruyu soruyorum:
İçlerinden bir kişi bile mi çıkıp “Ne yapıyoruz biz?” demedi?
Bir kişi bile mi öfkenin önüne insanlığı koyamadı?
Bir kişi bile mi kalabalığın sesini kesip vicdanının sesini dinlemedi?
Belki de en acı olan buydu.
Çünkü bazen kötülüğü yalnızca onu yapanlar değil, sessiz kalanlar da büyütür.
Günlerden 2 Temmuz’du.
Otuz beş can yaşamını yitirdi.
Ama aslında o gün yalnızca insanlar yanmadı.
İnsanlık yandı.
Vicdan yandı.
Bir arada yaşayabilme umudu yandı.
Aradan yıllar geçti. Acılar dinmedi, eksilenler geri gelmedi. Geriye sadece isimler, fotoğraflar ve her 2 Temmuz’da yeniden sızlayan bir yara kaldı.
Geçmişi değiştiremeyiz. Ama onu unutmamayı seçebiliriz.
Çünkü unutulan acılar, bir gün yeniden yaşanma tehlikesi taşır.
2 Temmuz’u anmak; öfkeyi büyütmek için değil, insanlığı hatırlamak içindir. Farklılıkların ölüm sebebi değil, zenginlik olduğu bir ülke hayalinden vazgeçmemek içindir.
Ve her yıl aynı cümleyi yeniden söylemek içindir:
O gün yanan sadece bir otel değildi.
O gün insanlık da ateşe verildi.