Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Maksim Gorki, Eduardo Galeano, Gustav Flaubert gibi daha adını çok verebileceğimiz yazarların romanlarında / hikâyelerinde kendilerine rastlarsınız.
Onlar satır aralarında kendilerini bir şekilde belli ederler.
Orhan Kemal’in özgeçmişini ayrıntılarıyla bilen bir okur, bunu hemen sezer örneğin.
Edebiyatla ilgisi zayıf olan kişiler bunu yadırgar.’’ Kendisini yazmış.’’ diyerek yazarı küçümsemeye çalışırlar.
Yaşadıklarını/ anılarını öykü diye anlatmaya çalışanlar da yok değil elbette. Öğretmen yazarların çocuk kitaplarında çok rastlıyoruz buna.
İyi okur, tabii ki hemen anlıyor bunu. Edebiyat tadı vermeyen kuru metinlerin zaten pek ilgi çektiğini de söylemek mümkün değil.
Sabahattin Ali’nin yazdıkları, o günlerde konu komşu ya da kendisinden hoşlanmayan çevreleri rahatsız ettiği için değerli yazarımızın huzurlu bir yaşam sürdüğünü söylememiz elbette olası değil.
*
Ülkenin başbakanı ya da cumhurbaşkanı dünyanın en güvenilir bankalarına tonlarca altın ya da döviz yatırıyorsa, aile boyu yabancı ülkelerde gökdelenler dikiyorsa, bir dediği bir dediğine uymayan konuşmalara imza atıyorsa, daha dün yer sofrasında yemek yiyorken bugün büyük bir servet sahibi olmuşsa düşünen/ yazan birinin Mihail Saltıkov Sçedrin gibi yazmasından daha doğal ne olabilir ki…
Anımsayın ‘ Büyüklere Masallar’ı…
Ülkesini yönetenleri eleştirirken tabii ki kahramanlarını başbakan/ cumhurbaşkanı ya da herhangi bir vali olarak yazmayacak.
Ama herkes biliyor ki yaşadığı dönemin gerçeklerini Sçedrin kadar güzel anlatan biri de yok GİBİ.
Toplumsal eleştiri içeren yapıtlara imza atan Aziz Nesin de Sçedrin benzeri bir büyük kalem…
Çektiği eziyet de bundan değil mi zaten?
Amatör yazı çalışmalarını sürdüren bir arkadaşım var.
Eşinin köyüne gittiklerinde kayınpeder ve kayınvalidesinin kendisini hep ilçenin pazarına zeytinyağı, sebze ve meyve için gönderdiğini anlatır dururdu. Nişan ve düğünlerinde de ne baldızı ne de kayınbiraderleri kendilerine bir şeyler takmamış mı neydi…
Bana onlardan hep ‘otlakçı/beleşçi ‘olarak söz ederdi.
Son bastırdığı hikâyelerinde ne göreyim?
Anlatılanlar hep bana anlattıkları… Eşinin beleşçi ailesini anlatmış uzun uzun.
‘’ Bunlar yoksa senin eşinin ailesi mi?’’ diyenlere de ‘’ Yok canım, düş ürünü! ‘’ demiş. Eşi hariç!
Eşiyle aylarca küs yaşamış bu nedenle. Bir tek Aysun yutmamış bunu.
Yazar, kamunun vicdanıdır. Toplumsal sorunlar, yaşanan ilginç konular, travmaları elbet okura anlatılmalıdır. Birinci ve ikinci dünya savaşıyla ilgili filmler boşuna mı yapıldı sanıyorsunuz? Seyircisi çok olur, ben de kazanırım diyen yönetmen/ rejisör icadı mıdır o sahneler?
Yakup Kadri’nin, Halide Edip Adıvar’ın yazdıkları düş ürünü öykü ya da roman mı sanıyorsunuz siz?
Yaşananlara tanıklıktır, yazar olmanın sorumluluğudur, çağa tanıklıktır.
Yazar, olası riskleri göz önüne alarak her şeyi açık açık yazmaz tabii… Sezdirir.
Sezdirmeyip açık açık yazarsa ne mi olur?
İzmir İl Milli Eğitim Müdürü için ‘Sağ-sığ ve geri’, milli eğitim bakanı için ‘molla kılıklı‘ demiş, milli eğitim bakanlığı müsteşarı Bener Cordan için ise ‘görevinden alınsın’ demiştim yazılarımda ve yerel televizyonlardaki konuşmalarımda.
Sonuç: Ağır Ceza Mahkemelerinin konuğu olmuştum.
Herkes böyle mi yapsın yani?
Delişmen yıllarımdı. Ailemi, annemi, babamı çok üzdüğüm yıllardı.
Günümüz Türkiye’sinde gerçekleri yazan gazeteci ve yazarların cezaevlerinde bulunduğunu Çin’de yaşayanlar bile bilip dururken, en büyük yolsuzluk olaylarının kahramanlarının kimler olduğu herkes tarafından bilinip dururken toplumca sessizliğimiz sürüyorsa, İsviçre bankalarına kimlerin altın ve döviz yatırdığı Basel’deki gazetelerde yayımlanıp duruyorken, kimlerin bu ortam ve koşullarda ‘ Cambaza bak!’ dediği bilinip dururken yazarın ya da gazetecinin görevini sözcüğün tam anlamıyla yerine getirebileceğine kim inanır ki…
Tabii ki yazar adını değiştirecek, kahramanlarının adını olduğu gibi yazmayacak. Gazeteci ya da yazar tabii ki Sçedrinleşecek!
*
Adam, eniştesinin evine gelmiş.
Akşam sabah doğduğu topraklarda yaşayan eş dost ve akrabalarını aramış telefonla… Konuk olduğu sürece her akşam yemeğinde önüne en kralından sofralar çıkarılmış. Eniştesine o ay gelen telefon faturasının bir maaş tutarında olduğu umrunda bile değil!
Yıllar sonra kendisini ziyarete gidildiğinde ise eniştesinin ‘Rakı yok mu?’ sorusuna ‘’ Buralarda içki içilmez.’’ yanıtını alan amatör yazar eniştenin bunları bir öyküsünde dile getirmesinden normal ne olabilir ki?
Tabii ki öykünün kahramanlarını ben ve kayınçom olarak değil, mali müşavir Hüseyin ve bankacı Şakir olarak yazacak.
Durduk yerde eşiyle ve kayınçosuyla papaz mı olsun yani?
Önemli olan, konunun toplumun sorunu olup olmadığı…
Bencilliğin, egoistliğin ahlaki olmadığının altının çizilmesi.
Yazar, kamu vicdanının sesidir. Deli Dumrul ya da Malkoçoğlu değil!
Orhan Kemal’e ve Sabahattin Ali’ye tükenmez sevgi ve özlemle!