Bazı kitaplar vardır, daha ilk cümlesinde sonunu söyler ama buna rağmen elinizden bırakamazsınız. Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi tam olarak böyle bir roman. Daha ilk satırda Santiago Nasar’ın öldürüleceğini öğreniyoruz. Hatta sadece okur değil, kasabanın tüm halkı da olaydan önce bunu biliyor. Sokaktaki balıkçıdan dükkân sahibine, komşudan rahibe kadar herkes…
Peki öyleyse Santiago Nasar nasıl ölüyor?
İşte romanın bütün çarpıcılığı da burada başlıyor.
Márquez, gerçek bir olayı alıp öyle bir kurguluyor ki okur yalnızca bir cinayetin değil, bir toplumun ruh hâlinin içine sürükleniyor. Sanki kasaba halkı gibi biz de her şeyin olacağını biliyoruz ama yine de gözümüzü hikâyeden alamıyoruz. Çünkü roman “katil kim?” sorusunu değil, çok daha zor ve rahatsız edici bir soruyu ortaya koyuyor:
Herkes biliyorken, neden hiç kimse engellemedi?
Angela Vicario’nun düğün gecesi yaşanan bekaret krizi ve ardından Santiago’nun isminin telaffuz edilmesi, olayları durdurulamaz bir çığlığa dönüştürüyor. Vicario kardeşler namus adına harekete geçiyor ama onların bile bu cinayeti gönülsüzce üstlendiğini görüyoruz. Ellerinde bıçaklarla sokak sokak dolaşırken, aslında defalarca durdurulmak istiyorlar gibi…
Fakat kimse ciddiye almıyor.
“Yapmazlar.”
“Boş laf.”
“Güldük geçtik.”
Bu kayıtsızlık roman boyunca hep karşımıza çıkıyor. Herkesin bildiği ama kimsenin önlem almadığı bir gün yaşanıyor. Sanki bütün kasaba, kaderin ellerini kirletmesini bekliyor.
Bu noktada asıl soru şuna dönüşüyor:
Santiago Nasar’ı kim öldürdü?
İkiz kardeşler mi? Angela mı? Bayardo mu?
Yoksa görüp duyduğu hâlde “Ben karışmayayım,” diyen herkes mi?
Márquez’in asıl ustalığı burada parlıyor. Cinayetin adım adım yaklaşmasını biliyor olmamıza rağmen, anlatıcı bizi sürekli geriye, tanıklıklara, sorgu kayıtlarına götürüyor. Sanki hep bir şey eksik. Bir boşluk var. Bir sırra yaklaşıyoruz ama bir türlü tam dokunamıyoruz. Çünkü yazar bizi cevaptan çok soruya yönlendiriyor. Santiago’nun gerçekten suçlu olup olmadığı bile açık bırakılıyor. Bunu özellikle yapıyor; çünkü mesele bir adamın suçluluğu değil, bir toplumun sessizliği.
Romanın en çarpıcı yanı da bu:
Kolektif suç… Sessiz suç… Ortak suç…
Márquez bağırmıyor, ajitasyon yapmıyor, hüküm vermiyor. Tıpkı bir gazeteci titizliğiyle, olayın tüm tanıklarını dinliyor, her birinin sözünü kaydediyor. Okur o kadar çok söylenti, çelişki ve boşluk içinde kalıyor ki sonunda şu gerçeği görüyorsunuz:
İnsanlar çoğu zaman suç eylemiyle değil, susarak suç ortaklığı yapıyor.
Santiago Nasar’ın öldürüldüğü o meşhur an geldiğinde, roman keskin bir soğukkanlılıkla yazılmış. Ne dramatik bir çığlık ne de duygusal bir anlatım… Sanki bir mahkeme dosyasına işlenmiş satırlar gibi. Bu da aslında romanın gerçeğe yakınlığını daha da vurucu hâle getiriyor.
Kırmızı Pazartesi, kısa bir roman olabilir ama etkisi kesinlikle sayfa sayısını aşan bir güçte. Bugün bile haberlerde, sokakta, toplumsal olaylarda karşılaştığımız o büyük duyarsızlığın edebi bir portresi gibi. Bazen bir olaya müdahale etmeyi erteliyoruz, başka birinin adım atmasını bekliyoruz ya… İşte bu roman, o bekleyişin nelere mal olabileceğini gösteriyor.
Evet, herkes Santiago Nasar’ın öleceğini biliyordu.
Peki ya Santiago biliyor muydu?
İşte romanın en çok merak uyandıran, en gizemli sorularından biri bu…
“Kader bizleri görünmez kılar,” diyor metnin bir yerinde. Belki de Santiago gerçekten görünmezdi o gün. Belki de ölüme yürüdüğünü biliyor ama kimse ona inanmıyordu. Belki de herkes gibi, o da kaderin sessiz ve ağır adımlarını duymuştu.
Gerçek şu ki Márquez’in bu metni yalnızca bir cinayeti anlatmıyor; insanın sorumluluktan kaçtığı her anda ortaya çıkan büyük boşluğu anlatıyor.
Ve o boşluk bazen bir insanın hayatına mal oluyor.
Kısa, sert, keskin ve merak uyandırıcı bir roman arayanlara Kırmızı Pazartesi kesinlikle iyi gelecek. Belki de sizi kendi hayatınıza, kendi sessizliklerinize, kendi tanıklıklarınıza bakmaya yönlendirecek.
Çünkü bazen en büyük soru şudur:
Gördüğümüz hâlde neden hiçbir şey yapmayız?
Herkese iyi okumalar