Bazı kitaplar vardır; bittiğinde kapağını kapatırsınız ama hikâye zihninizde kapanmaz. Günlerce, hatta haftalarca içinizde yaşamaya devam eder. Hamnet de tam olarak böyle bir roman. Yazar Maggie O’Farrell, tarihin satır aralarında küçük bir bilgi olarak geçen bir kaybı alıp insan ruhuna dokunan güçlü bir hikâyeye dönüştürüyor.

Roman, adından dolayı ilk bakışta William Shakespeare’in hayatını anlatıyormuş gibi görünebilir. Oysa kitabın asıl kalbi Shakespeare’in kendisi değil, eşi Agnes’tir. Hatta diyebilirim ki bu kitap bir yazarın hikâyesinden çok bir annenin kalbinin hikâyesidir.

Agnes doğayla iç içe yaşayan, bitkileri tanıyan, sezgileri güçlü bir kadın. Çevresindeki dünyayı sessizce gözlemleyen, insanları ve doğayı derinden hisseden biri. William ile yolları kesişir, evlenirler ve üç çocukları olur: Susanna ve ikizler Hamnet ile Judith. İlk bakışta sıradan görünen bu aile hayatı, bir hastalıkla birlikte geri dönülmez şekilde değişir.

Hikâyenin kırılma noktası Judith’in hastalanmasıyla başlar. Evde başlayan hastalık kısa sürede Hamnet’e de bulaşır ve sonunda küçük Hamnet hayatını kaybeder. İşte roman tam bu noktadan sonra insanın kalbine dokunmaya başlar. Çünkü yazar, bu kaybı dramatik bir olay olarak değil; bir ailenin içine yavaşça yayılan sessiz bir acı olarak anlatır.

Bu kayıp herkesi farklı şekilde etkiler ama en ağır yük Agnes’in omuzlarındadır. Bir annenin çaresizliği, koruyamadığına inandığı çocuğunun ardından yaşadığı suçluluk ve derin boşluk o kadar gerçek anlatılmış ki okurken insanın içi sızlıyor. Hatta bazı sayfalarda duygulara hâkim olmak gerçekten zorlaşıyor.

Romanın en etkileyici taraflarından biri de yasın gösterişsiz ama derin anlatımı. Çünkü bu kitapta büyük dramatik sahnelerden çok, sessiz acılar var. Bir annenin odada dolaşırken hissettiği eksiklik, evin içinde dolaşan görünmez bir boşluk ve zamanın acıyı tamamen silememesi…

Öte yandan kitap yalnızca bir kaybın hikâyesini anlatmakla kalmıyor; acının sanata nasıl dönüşebileceğini de ima ediyor. Yıllar sonra Shakespeare’in yazdığı Hamlet ile küçük Hamnet’in ölümü arasında sembolik bir bağ kurulabileceği düşüncesi romanın arka planında hissediliyor. Belki de bazı büyük eserler, insanın en derin yaralarından doğuyordur.

Benim için Hamnet hem tarihsel hem de duygusal yönü çok güçlü bir romandı. Okurken Agnes’in dünyasına o kadar yaklaştım ki birçok yerde gözlerimin dolduğunu fark ettim. Çünkü bu hikâye sadece 1500’lü yıllarda yaşayan bir ailenin hikâyesi değil; zamanın değişmediği tek duygunun, yani bir annenin evlat acısının hikâyesi.

Kısacası Hamnet, kalbe sessizce dokunan bir roman. Dili sakin, anlatımı zarif ama etkisi son derece güçlü. Gösterişsiz bir anlatımla insan ruhunun en derin yaralarından birine değiyor.

Ve kitabı bitirdiğinizde şu düşünce zihninizde kalıyor:
Bazı acılar yüzyıllar geçse de kaybolmaz. Sadece biçim değiştirir ve bazen bir sanat eserinin içinde yaşamaya devam eder.