Bazı kitaplar vardır; okurunu büyüler, bazılarıysa huzursuz eder. Gabriel García Márquez’in Aşk ve Öbür Cinler’i benim için ikisinin arasında bir yerde duruyor. Yormayan, akıcı ama zihnimin bir köşesine soru işaretleri bırakan bir roman.

Marquez’le tanışma kitabım oldu bu eser. Aslında niyetim Yüzyıllık Yalnızlık’ı okumaktı; fakat hakkında duyduğum “zor” yorumları beni daha kısa ve daha doğrudan bir hikâyeye yöneltti. Ve karşıma Sierva Maria çıktı.

Henüz 12 yaşında, ailesi tarafından istenmemiş, ihmal edilmiş bir çocuk. Bir köpek tarafından ısırıldıktan sonra başlayan süreçte herkes kendi korkusunu onun bedenine ve ruhuna yükler. Kimine göre kuduzdur, kimine göre içine cin kaçmıştır. Oysa okur olarak biz şunu görürüz: Sierva’nın içindeki “şey” ne cin ne de şeytandır. O, sevgisizliktir. Görülmemiş olmanın, duyulmamış olmanın, bir çocuğun kendi evinde yabancı kalmasının tortusudur.

Babasının çaresizlikle başvurduğu dini otorite ve kızın gönderildiği manastır, dönemin karanlığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Orta Çağ bağnazlığı; açıklayamadığını şeytana, anlamlandıramadığını günaha bağlayan bir zihniyetle hareket eder. Marquez burada sadece bir hikâye anlatmaz; cehaletin nasıl kurumsallaştığını, korkunun nasıl inanca dönüştüğünü ve masum bir çocuğun bu düzenin içinde nasıl ezildiğini gösterir.

Kitabın başındaki o cümle kulaklarımda çınladı:
“Cehalet, büyücülük, önyargı gibi şeylerden kurtulabilmemiz yüzlerce yılımızı alacak.”

Aradan yüzlerce yıl geçti mi, emin değilim. Ama yöntemler değişse de yargılama biçimimiz çok da değişmedi sanki. Dün “cin” dediğimize bugün başka isimler takıyoruz sadece.

Romanın “aşk” kısmına gelirsek… Delaura ile Sierva Maria arasındaki ilişki beni en çok zorlayan yer oldu. 12 yaşındaki bir çocukla 30’lu yaşlarındaki bir adam arasındaki duygusal yakınlık, dönemin normalliğiyle açıklansa bile bugünün okurunda ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Bu rahatsızlık belki de bilinçli bir tercih; çünkü Marquez’in dünyasında aşk çoğu zaman masum bir kurtuluş değil, trajediyi derinleştiren bir unsur. Yine de romanın asıl meselesinin bu olmadığını, aşkın burada cehaletin gölgesinde kalan bir yan hikâye olduğunu düşünüyorum.

Kitabın Türkçe adının yarattığı tartışma da ilginç. Eserin özgün adı “Del amor y otros demonios” yani “Aşk ve Diğer Şeytanlar”. Türkçe çeviride “cinler” tercih edilmiş. Oysa romanda gerçek anlamda bir cin yok; şeytanlaştırılan bir çocuk var. Belki de en büyük “çeviri skandalı” burada değil, bizim hâlâ bilmediğimizi metafizikle açıklama eğilimimizde saklıdır.

2009 yılında Kosta Rikalı yönetmen Hilda Hidalgo tarafından romanın sinema uyarlaması da yapıldı. Ancak hangi formatta anlatılırsa anlatılsın, hikâye aynı soruyu soruyor:
Anlayamadığımızı yok etmeye mi çalışacağız, yoksa anlamaya mı?

Aşk ve Öbür Cinler’i beğenmedim diyemem. Farklı bir deneyimdi. Ama herkese hitap edeceğini de sanmıyorum. Marquez’in kalemini sevenler için güçlü bir alegori; şüpheyle yaklaşanlar için ise rahatsız edici bir metin olabilir.

Benim içinse şu cümlede özetleniyor:
Bazen bir çocuğun içindeki “şeytan”, aslında ona verilmeyen sevgidir.