Hırsızlığın ve yolsuzluğun dibine kadar batmışız.
Ama asıl mesele şu:
Bataklığın farkındayız ve içindeyken rahatsız olmuyoruz.
Sosyal medyada her gün yeni bir video, yeni bir ifşa, yeni bir “yok artık” vakası düşüyor önümüze.
Bir süre öfkeleniyoruz.
Sonra geçiyor.
Çünkü alışıyoruz.
Nefes Gazetesi’nin paylaştığı görüntüde Kahramanmaraş’ta lüks bir aracın bagajına, belediyenin dikmek için hazırladığı dev saksılı yetişkin ağaç yükleniyor.
Bunu yapan biri ilk kez mi çalıyor sanıyorsunuz?
Hayır.
İlk kez yakalanıyor.
Çünkü bu ülkede hırsızlık çoğu zaman suç değil, “beceriklilik” sayılıyor.
Yakalanmazsan akıllısın, yakalanırsan salaksın.
Hipodromda at yemine taş karıştıran zihniyet de bundan farklı değil.
O taşlar yanlışlıkla girmiyor balyanın içine.
Özenle seçiliyor.
Tartının kaç kilo fazla gelmesi hesaplanıyor.
Para alındıktan sonra taşlar ayıklanıyor.
Bu bir anlık ahlaksızlık değil.
Bu meslek haline gelmiş haram.
Pazaryerinde öne sağlam, arkaya çürük koyan esnaf…
Terazide gramla oynayan manav…
“Abi sen anlamazsın” diyerek müşteriyi küçümseyen tüccar…
Hepsi aynı zincirin halkası.
Hepsi “küçük” görünen ama toplumu içten içe çürüten suçlar.
Sonra Tarım Bakanlığı açıklama yapıyor:
Peynir var, süt yok.
Sucuk var, et yok.
Kırmızı biber var, kiremit tozu var.
Tarihi geçmiş ürünlere yeni tarih basılmış.
Yani mesele birkaç çürük elma değil.
Sepetin tamamı kokuyor.
Ama asıl büyük çelişki burada başlıyor.
“Biz Müslüman bir ülkeyiz” deniyor.
Her cümlenin başında “elhamdülillah” var.
Cuma günleri camiler dolup taşıyor.
Saflar sık, omuzlar bitişik.
Peki kul hakkı ne olacak?
Bir ağacı çalan,
Bir kilo otu taşla ağırlaştıran,
Bir müşterinin cebinden gramla çalan,
Bir çocuğun sofrasına hileli gıda koyan…
Hangi ayetin neresinde duruyor?
Dindarlık bizde ritüele indirgenmiş durumda.
Namaz var.
Oruç var.
Ama ahlak yok.
Çünkü ahlak zor iştir.
Çünkü ahlak denetimsizken de doğru kalabilmektir.
Çünkü ahlak, “kimse görmezken” ortaya çıkar.
Bugün herkes yukarıyı suçluyor.
Haklılar da.
Ama aşağıda da durum farklı değil.
Mahallede çalan çırpan,
İhalede üçkağıt yapan,
Pazarda hile yapan,
Etiketle oynayan…
Hepsi aynı cümleyi kuruyor:
“Ben mi kurtaracağım memleketi?”
İşte çürüme tam burada başlıyor.
Bir toplum küçük hırsızlıklara göz yumarsa,
büyük yolsuzluklar o toplumda kaçınılmaz olur.
Çünkü yukarıdakiler gökten inmiyor.
Aynı sokaklardan çıkıyorlar.
Aynı pazarlardan alışveriş yapıyorlar.
Aynı “idare et” kültürüyle büyüyorlar.
Ve sonra şaşırıyoruz:
“Neden bu hale geldik?”
Bu hale, haramla barışarak geldik.
Bu hale, kul hakkını laf arasında unutarak geldik.
Bu hale, ahlakı başkasından bekleyerek geldik.
Bugün ülkede helal olan şeyler pahalı.
Ucuz olanın içinde mutlaka bir hile var.
Ve en acısı da şu:
Helal yaşamak neredeyse kahramanlık sayılıyor.