Türkiye’de son yıllarda belirli bir çevre tarafından ısrarla tekrar edilen bir söylem var: “Cumhuriyeti birlikte kurduk ama Kürtler yüz yıldır yok sayılıyor.”

Bu cümle ilk bakışta masum bir tarih yorumu gibi sunulsa da, aslında bugünün siyasal taleplerine zemin hazırlamak için kurgulanmış bir anlatıdır.
Her şeyden önce şu hakikati doğru yere koymak gerekir:
Cumhuriyet, iki ayrı halkın ortak şirketi olarak kurulmadı.
Cumhuriyet, işgal edilmiş bir vatanın bağımsızlık mücadelesi sonucunda, bu toprakları yurt bilen milletin tamamının fedakârlığıyla kuruldu.
Bu milletin içinde Türkler vardı, Kürtler vardı, Araplar vardı, Çerkezler vardı, Boşnaklar vardı, Arnavutlar vardı.
Ama kurucu irade hiçbir zaman etnik temelli bir ortaklık tarif etmedi.
Kurucu irade, “vatandaşlık” temelinde bir millet tanımı yaptı.
Bugün “yok sayıldık” diyenlerin görmezden geldiği gerçek tam da budur.
Çünkü bu ülkede Kürt kökenli vatandaşlar:
devletin en üst makamlarına geldi,
siyaseti yönetti,
ekonomide söz sahibi oldu,
bürokrasinin zirvesine çıktı.
Yok sayılan bir toplumsal kesim, devletin merkezinde yer alabilir mi?
Dolayısıyla mesele tarihî bir mağduriyet değil, bugünün siyasal talepleridir.
Bugün dile getirilen “pozitif ayrımcılık”, “ikinci resmî dil”, “anadilde ayrı eğitim sistemi” gibi başlıklar; eşit vatandaşlık talebi değil, açık bir ayrıcalık isteğidir.
Oysa modern devletin temel ilkesi şudur:
Hukuk kimliğe göre işlemez.
Haklar etnik kökene göre dağıtılmaz.
Vatandaşlık ayrıcalık üretmez.
Pozitif ayrımcılık adı altında talep edilen şey, eşitliğin değil imtiyazın kendisidir.
İmtiyaz ise adalet duygusunu ortadan kaldırır.
Resmî dil meselesi de bu tartışmanın en kritik noktalarından biridir.
Bir devletin resmî dili, yalnızca bir iletişim aracı değildir;
hukukun birliğinin, egemenliğin bütünlüğünün ve kamusal düzenin temelidir.
İkinci resmî dil talebi, kültürel bir hak değil, siyasal bir statü talebidir.
Bu kabul edildiğinde üçüncü, dördüncü taleplerin önüne geçmenin hiçbir yolu kalmaz.
Dünyanın hiçbir üniter devleti böyle bir süreci kendi eliyle başlatmaz.
Çünkü mesele dil değil, devletin yapısıdır.
Bugün açıkça dile getirilmeyen ama satır aralarında yürütülen tartışma şudur:
Eşit vatandaşlık mı,
yoksa etnik temelli siyasal yapı mı?
Eğer talep edilen şey ayrı bir yönetim modeli ise bunun adı demokrasi değil, siyasî ayrışmadır.
Eğer hedef ayrı bir egemenlik alanı ise bunun adı hak arayışı değil, bölünme projesidir.
Bu noktada dürüst olmak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti, etnik kimliklerin pazarlık yaptığı bir yapı değildir.
Türkiye Cumhuriyeti, ortak kader üzerine kurulmuş bir hukuk devletidir.
Bu devletin temel ilkesi şudur:
Herkes eşittir.
Kimse imtiyazlı değildir.
Hiç kimse kimliğinden dolayı dışlanmaz,
hiç kimse kimliği üzerinden ayrıcalık talep edemez.
Millet olmanın anlamı da tam olarak budur.
Ortak bir hukuk,
ortak bir kamusal alan,
ortak bir siyasal aidiyet.
Bugün yapılması gereken şey etnik kimlikler üzerinden yeni ayrışma alanları üretmek değil, eşit vatandaşlık ilkesini güçlendirmektir.
Çünkü bu ülkenin geleceği;
ayrı dillerde resmî yapı kurmakta değil,
ortak bir millet bilincini tahkim etmektedir.
Türkiye’nin ihtiyacı etnik siyaset değil, güçlü bir hukuk devleti ve derin bir demokrasi standardıdır.
Gerçek çözüm de buradadır.