Devletlerin en kritik imtihanları, olağan dönemlerde değil; olağanüstü kırılma anlarında verilir. Terörle mücadele sonrası, silahlı bir yapının münfesih hâle geldiği veya getirilmek istendiği geçiş süreçleri, bu kırılma anlarının en hassas olanıdır. İşte tam da bu nedenle, geçiş sürecini “demokrasi pazarlığı” başlığı altında tartışmaya açmak, hem hukuken hem de siyasal akıl bakımından kökten yanlış bir yaklaşımdır.


Çünkü geçiş süreci, bir anayasa yapma, bir rejim tartışması ya da bir demokratik genişleme pazarlığı değildir. Geçiş süreci; adı üzerinde, sınırlı, geçici ve belirli hedeflere odaklı bir hukuk zeminidir. Bu zemini aşan her talep, süreci sulandırır; hatta sabote eder.


Önce şu ayrımı netleştirelim:
Demokrasi, sürekli bir rejim pratiğidir.
Geçiş süreci ise istisnai bir hukuk dönemidir.
Bu iki alanın bilinçli biçimde birbirine karıştırılması, masum bir kavramsal hata değildir. Aksine, geçmişte pek çok ülkede terör örgütlerinin ya da onların siyasi uzantılarının kullandığı klasik bir stratejidir: Silahlı tehdidi, demokratik kazanım aracı hâline getirmek.


Oysa hukuken doğru olan şudur:
Geçiş süreci hukuku;
Münfesih terör örgütünün aktif unsurlarına,
Örgütün destek, finans ve lojistik ağlarına,
Bu yapılarla irtibat ve iltisak ilişkilerine yönelik soruşturma, kovuşturma ve infaz rejimini düzenlemekle sınırlıdır.
Buna ek olarak geçiş süreci, örgütle bağı kesilmiş bireylerin toplumla yeniden bütünleşmesi, rehabilitasyon ve sosyal uyum başlıklarını kapsar. Hepsi bu.
Bunun dışındaki her başlık —anayasa değişikliği, yönetim sistemi tartışması, siyasal hakların yeniden tanımlanması, seçim rejimi, medya özgürlüğü, parti kapatma rejimi vb.— geçiş sürecinin değil, geçişten sonraki normal demokratik gündemin konusudur.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Çünkü demokrasi, tehditle müzakere edilmez.
Demokrasi, silahın gölgesinde pazarlık konusu yapılamaz.
Demokrasi, “önce bunu ver, sonra şiddet biter” mantığıyla gelişmez.
Aksi hâlde ortaya çıkan şey demokrasi değil, şantaj hukukudur.
Geçiş sürecine “demokrasiyi geliştirme” gibi geniş ve muğlak başlıklar eklemek, süreci özel ve geçici olmaktan çıkarır; onu kalıcı bir belirsizlik rejimine dönüştürür. Bu da devletin hukukî reflekslerini felç eder, kamu düzenini zayıflatır ve toplumda adalet duygusunu yaralar.


Unutulmamalıdır ki; geçiş süreci hukuku, özel, geçici ve istisnai bir hukuktur. Bu nedenle de ayrı ve sınırlı bir kanunla düzenlenir. Genel hukuk sisteminin yerine geçmez; ona eklemlenir. Demokrasi ise bu geçici dönemin değil, normalleşme sonrasının konusudur.
Devlet aklı tam da burada kendini gösterir:
Önce güvenlik ve hukuk tesis edilir,


sonra siyaset kendi doğal mecrasında ilerler.
Bugün geçiş sürecini demokrasi pazarlığına dönüştürmeye çalışan her yaklaşım, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde şu sonucu üretir: Terör sona ermez, yalnızca biçim değiştirir. Silah susar, ama vesayet dili konuşmaya devam eder.
Bu nedenle net olmak zorundayız:
Geçiş süreci bir hukuk tasfiyesi dönemidir,
demokrasi pazarlığı değil.


Demokrasiyi güçlendirmek istiyorsak, onu tehditten arındırılmış, şantajsız, normal siyasal zeminde tartışmak zorundayız. Aksi hâlde demokrasi değil, kriz üretiriz.
Ve devletler krizle değil, hukukla büyür.