İzmir’in limanında rüzgarın kokusu, tahmin ediyorum ki değişmez; bin yıl önce de aynıydı, bugün de aynı. Ama o gün o rüzgar, sadece gemilerin yelkenini değil, bir milletin kaderini şişiriyordu. 1081’de Çaka Bey, İzmir’i bir şehirden öteye, bir "ilk"e dönüştürdüğünde aslında bizim gelecekteki pusulamızı çizmişti. O kısıtlı imkanlarla, kendi elleriyle kurduğu o donanma, bir gencin dünyaya meydan okuması gibiydi.

O dönemi incelediğimizde İzmir; bir ticaret kapısı, bir strateji merkezi ve en önemlisi Türk ruhunun denizle ilk gerçek buluşmasıymış. Çaka Bey, bir geminin sadece tahtadan ibaret olmadığını, bir ideali taşıyabileceğini gösterdi bize. Rodos, Sakız, Midilli... O zaferler, aslında Bizans’ın o meşhur surlarının ardında bile hissedilen bir korkunun ayak sesleriydi.

Ama işte, hep o bildiğimiz hikaye. Kendi içimizdeki "ben" kavgası, dışarıdan gelen en büyük ordudan daha tehlikeliymiş meğer. Bizans’ın bileği bükülmeyince, gözlerini bizim birbirimize olan güvensizliğimize dikti. Kendi damadını, kendi beyine karşı kışkırtmak... Ne kadar da tanıdık, değil mi? Hani derler ya; "kale içeriden fethedilir." Bizans, elini bile sürmeden bizim birbirimizi yıpratmamızı, o haset tohumlarının yeşermesini, gururun aklın önüne geçmesini izledi.

O 1093 yılındaki çöküş, sadece bir beyliğin sonu değildi; aslında bir dersin başlangıcıydı. Biz, kendi elimizle yarattığımız o görkemli donanmayı, yine kendi ellerimizle tarihe gömdük. Birinin bizi kışkırtmasına izin vererek, o sinsi oyunlara "buyur" diyerek... Bizans sadece İzmir’i almadı, aslında o anki birliğimizi de o limanın sularına bıraktı.

Çaka Bey, denizleri fethederek bize imkansızın mümkün olduğunu öğretmişti; ama ölümü, birliğin korunmazsa en büyük başarının bile bir toz bulutuna dönüşebileceğini gösterdi. Biz gençler, o günkü hataların mirasını taşıyoruz ama o hataları tekrar etmek zorunda değiliz. Birileri bizi birbirimize düşürmeye çalıştığında ya da içimizdeki o küçük kıskançlıklar "ben daha iyi yaparım" diye fısıldadığında, Çaka Bey’in o limanda bıraktığı boşluğa bakmalıyız.

Dışarıdan kim gelirse gelsin, bizi yıkması imkansız. Ama kardeşin kardeşe hasetle baktığı, başkasının sözüyle birbirine bilenendiği o anlar var ya... İşte o anlar, yıkımın başladığı anlar değil midir? İzmir, tarihin bize emanet ettiği en başta bir limandır. Bizim görevimiz ise o limanı sadece ticarete değil, birbirimize olan güvene ve birliğe de açık tutmak.

O eski günlerin hüznünü değil, o günlerden ders çıkarıp bugünü inşa etmenin gücünü taşımalıyız. İl Türk Amiralimiz Çaka Bey’i de bu vesileyle rahmet ve minnetle anıyorum.