Son Mühür / Türkiye'de 69 yıl önce binlerce işyeri ve dükkanın yağmalandığı, başta Rum vatandaş olmak üzere azınlıkların hem mal hem de can güvenliğine kastedilen 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili Prof. Dr. Cem Terzi, “6-7 Eylül: Devlet eliyle kışkırtılmış pogrom” başlığıyla son derece çarpıcı bir yazı kaleme aldı.

“6-7 Eylül 1955’e “olaylar” diyoruz. Olanı biteni örtbas etmeye çalışıyoruz. O gece İstanbul'da yaşananlar kendiliğinden olmadı. Gösteriler kontrolden çıkmadı” sözleriyle yazısına başlayan Prof. Dr. Terzi, “Devlet zemini hazırladı. Hedef gösterdi. Polis izledi, asker müsade etti. Buna “olay” denmez pogrom denir. Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşlar hedef alındı. Amaç “bu ülkede artık güvende değilsiniz gidin” demekti” dedi.

“Gündemde Kıbrıs meselesi vardı”

Pogrom kelimesinin “belirli bir etnik, dini topluluğa karşı, o topluluğun kimliği nedeniyle girişilen örgütlü kitlesel saldırı” olarak tanımlandığının altını çizen Prof. Dr. Terzi, “İnsanlar yaptıkları bir şey nedeniyle değil, Rum, Ermeni ve Yahudi olmaları nedeniyle hedef alındı. Şiddet yalnızca öldürme ve yaralamadan ibaret değildi. Tecavüz, ev ve işyerlerinin yağmalanması, ibadethanelerin yıkılması ve insanları kaçmaya zorlanması… Hepsi oldu. Saldırı örgütlüydü. Hedefler önceden belirlenmişti. Günlerce önce nefret söylemi, kışkırtıcı haberler ve milliyetçi seferberlik başlatılmıştı. Devlet saldırıyı kışkırttı. Polisi geri çekti ve askeri çok geç gönderdi, saldırganlara göz yumdu, sonrasında da onları cezasız bıraktı. Menderes başbakandı. Gündemde Kıbrıs meselesi vardı. Yunanistan, Kıbrıs’ta kendi kaderini tayin talebini 1954’te Birleşmiş Milletler gündemine taşımıştı. İngiltere’nin çağrısıyla Türkiye ve Yunanistan’ın da katıldığı Londra Konferansı 29 Ağustos 1955’te başladı. Menderes hükümeti sıkışmıştı. Ekonomi kötüydü. Kıbrıs meselesi ise içeride milliyetçi bir seferberliğin aracına dönüştürülmüştü” ifadelerini kullandı.

“Rakamlar yaşananları anlatmaya yetmiyor…”

6 Eylül günü İstanbul Ekspres gazetesi ekstra baskı yaptığını hatırlatan Prof. Dr. Terzi, şunları yazdı: “Selanik'te Atatürk'ün evine bomba atıldığı yazıldı. Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti'nin Taksim Meydanı'nda düzenlediği gösterinin ardından kalabalıklar Rumların yaşadığı mahallelere yöneldi. Rumlara ait evlerin, dükkanların, okulların ve kiliselerin adresleri biliniyordu. Saldırganlar şehrin farklı bölgelerine taşınıyor, polisler seyirci kalıyordu. Dönemin resmi kayıtlarına göre 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır ve 26 okul tahrip edildi. Fabrikalar, oteller ve depolarla birlikte beş binden fazla yer saldırıya uğradı. Resmi kayıtlara göre 3, yerel basına göre ise 11 kişi öldürüldü. Helsinki Watch raporunda ölü sayısı 15 olarak verildi. Yaklaşık 450 kişi yaralandı. Yalnızca Balıklı Rum Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi gördü. Gerçek sayının çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. İstanbul'daki Rum Ortodoks kiliselerinin çoğu saldırıya uğradı; yakıldı ve yağmalandı. Tüm bu rakamlar yaşananları anlatmaya yetmiyor…”

Lefter’in o sözlerini hatırlattı

“Efsane futbolcu Lefter Küçükandonyadis'in sözleri o gecenin bütün ahlaki çöküşünü birkaç cümleye sığdırıyor” diyerek o sözlere yer veren Prof. Dr. Terzi, “On beş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü, harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü; onları öldürmeye kalktılar… Çok sordular ‘Kim yaptı?’ diye. O gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.” On beş gün önce omuzlarda taşınan bir insan, on beş gün sonra çocuklarıyla birlikte öldürülmek isteniyordu. Üstelik saldıranlar yabancı değildi. Tanıdığı, selamlaştığı, çocuklarına harçlık verdiği insanlardı. Pogrom budur. Komşu artık komşu değildir. Futbolcu artık ülkenin gururu değildir. Esnaf artık yıllardır alışveriş edilen insan değildir. O artık Rum'dur. Ermeni’dir. Yahudi’dir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın İstiklal Caddesi'ndeki yıkımı gördüğünde İçişleri Bakanı Namık Gedik'e, çevresindekilerin duyacağı biçimde, “Galiba dozu kaçırdık” dediği aktarılır. Bu söz gerçekten söylendiyse, dönemin iktidar zihniyetini bütün açıklığıyla ele veriyor: Sorun yapılan iş değil, dozuydu! İnsanlar korkutulacak, dövülecek, malları yağmalanacak ve ülkeden gitmeye zorlanacaktı. Fakat şiddet, iktidarı zor durumda bırakacak kadar görünür olmayacaktı… Korkunç bir plan! Devlet pogromu kışkırtmış, ardından şiddetin ölçüsünü tartışmaya başlamıştı. Linç ya da kitlesel saldırılar bazen kendiliğinden gelişiyormuş gibi görünür. Kalabalığın içinde bireysel sorumluluk silikleşir. İnsan, suçu yüzlerce kişiyle paylaştığında kendi payının kaybolacağını zanneder” mesajı verdi.

Cem Terzi̇ 6 7 Eylül 1 (2)

“Binalar onarıldı, gidenler dönmedi”

“6-7 Eylül pogromunu iktidar, milliyetçi örgütler, basın ve güvenlik bürokrasisi birlikte oluşturdu” ifadeleriyle yazısına devam eden Prof. Dr. Terzi, “Sokaktaki failler yoksul ve emekçi insanlardı; işçiler, öğrenciler, dışarıdan getirilen gruplar… Ancak saldırının zeminini hazırlayanlar, hedefleri belirleyenler ve sonuçlarından yararlananlar iktidar ve ülkenin üst sınıfı oldu. Yağma sayesinde mülkler, servet ve pek çok kent mekanı el değiştirdi. Rumların ve diğer gayrimüslimlerin dükkanları, evleri ve işletmeleri yağmalandıktan sonra bu ekonomik alanlar başkalarına açıldı. İstanbul'un yalnızca nüfusu değil, sınıfsal ve kültürel yapısı da değiştirildi. 6-7 Eylül pogromu Türkiye'yi Müslüman-Türk kimliği etrafında homojenleştirme siyasetinin halkalarından biridir. Pogromdan sonra binlerce Rum Türkiye'den ayrıldı. Mübadeleden muaf tutulan İstanbul Rumlarının Cumhuriyet'in ilk yıllarında yüz bine yaklaşan nüfusu, 6-7 Eylül'ün açtığı büyük göçün, 1964 sürgünlerinin ve yıllarca sürdürülen ayrımcı politikaların sonunda birkaç bine kadar düştü. Bir halk yalnızca öldürülerek yok edilmez. İnsanlara çocuklarının artık güvende olmadığını, evlerinin her an yağmalanabileceğini, komşularının bir gecede saldırgana dönüşebileceğini gösterirseniz onları ülkelerinden koparırsınız. Failler korunurken mağdurlar sustu. Yağmalanan mallar el değiştirdi. Boşalan evlere başkaları yerleşti. Yıkılan binaların bir kısmı onarıldı; fakat gidenler geri dönmedi. Bir kiliseyi onarabilirsiniz. Cemaatini geri getiremezsiniz” dedi.

SON DAKİKA Girne’de kahreden gelişme! Bir naaşa daha ulaşıldı, can kaybı 13’e yükseldi
SON DAKİKA Girne’de kahreden gelişme! Bir naaşa daha ulaşıldı, can kaybı 13’e yükseldi
İçeriği Görüntüle

“Başlıca kimler yararlandı?”

Son olarak, “6-7 Eylül pogromundan kimin ne ölçüde zenginleştiğini aile aile gösteren güvenilir bir envanter yok maalesef” vurgusu yapan Prof. Dr. Terzi, yazısını şu ifadelerle noktaladı: “Tapu, ticaret sicili ve şirket kayıtları bu amaçla sistemli biçimde henüz karşılaştırılmadı. Bu nedenle belirli ailelerin adlarını somut işlem belgeleri göstermeden sıralamak doğru olmaz. Ama servet aktarımının yönü ve mekanizması belgelenmiş durumda. İngiliz Başkonsolosluğu raporuna göre, saldırılardan bir ay geçmeden İstanbul'un büyük alışveriş merkezlerindeki önemli gayrimüslim işyerlerinin yeni Müslüman sahipleri oluşuyor. İstanbul Sanayi Odası'nın kendi tarihçesi de 6-7 Eylül'ü servetin el değiştirmesine yol açan olaylardan biri olarak tanımlıyor. Aynı kaynakta o güne kadar gayrimüslimlerin elinde bulunan yabancı şirket temsilcilikleri ile acenteliklerin Müslüman-Türk tüccarlara geçtiği açıkça yazıyor. Başlıca kimler yararlandı? Kapanan işletmelerin müşterilerini, pazar payını, ithalat bağlantılarını ve acenteliklerini devralan yerel rakipler ile tüccarlar. Korku, göç ve zayıflayan pazarlık gücü içinde el değiştiren evleri, dükkanları ve işletmeleri edinen satın alanlar. Yıllara yayılan düşük bedelli satışlardan, şaibeli vekâletlerden, tapu işlemlerinden veya fiili işgallerden yararlanan aracılar ve mülk sahipleri. Hangi aileler? Şu anda Türkiye’nin en zengin ve meşhur ailelerinin isimleri internette dolaşıyor. Fakat bu aileleri doğrudan "6-7 Eylül sayesinde zenginleşti" diye gösterecek, 1955'e ait mülkiyet ve şirket devri belgelerine dayanan güvenilir bir çalışma yok. Bildiğimiz şey soyadlarının listesi değil, servetin hangi yönde aktığı. Kimin hangi evi, dükkanı ve işletmeyi devraldığı ise tapu ve ticaret sicili kayıtları üzerinden hala çıkarılmayı bekleyen bir envanterdir. Bu yağmadan kimin zengin çıktığını aile aile bilmiyoruz. Ama elbet bir gün mülklerin el değiştirme süreci kapsamlı biçimde araştırılacaktır. Türkiye'nin önünde ertelenemez bir görev duruyor: Hakikatle yüzleşmek. Yüzleşmek, devletin rolünü kabul etmek ve yağmadan kimlerin yararlandığını sormaktır. Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Yahudilerin bu topraklarda giderek görünmez hale gelmeleri tesadüf değildir. Her birinin yaşadığı zulmün tarihi ve biçimi farklıdır. Bunları birbirine karıştırmadan, birbirinin yerine koymadan konuşmak zorundayız. Sizi suskunluğun güvenliğinden, unutmanın rahatlığından hakikatin ağırlığına davet ediyorum."

Muhabir: Gökmen Küçüktaşdemir