Dünya, uzun zamandır aynı acının etrafında dönüp duruyor. Gazze’de yıkılan evler, yarım kalan çocukluklar, gökyüzüne karışan dualar… Her kare, insanlığın vicdanına dokunan ağır bir hatırlatma gibi duruyor.

İşte böylesi bir zamanda, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Gazze Barış Kurulu’nda yer almaya davet etmesi, sıradan bir diplomatik hamlenin çok ötesinde anlamlar taşıyor.


Bu davet, yalnızca bir ülkeye değil; yıllardır mazlum coğrafyaların sesi olmaya çalışan bir duruşa yöneltilmiş bir çağrıdır. Türkiye, tarih boyunca acının olduğu yerde kalbiyle var olmuş, kapısını mazluma kapatmamış bir ülke oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu masaya davet edilmesi, Türkiye’nin vicdanı temsil eden çizgisinin dünyada karşılık bulduğunu gösteriyor.
Diplomasi bazen sert cümlelerle, bazen suskun bakışlarla yürür.

Ancak bazı anlar vardır ki, kelimelerden çok niyetler konuşur. Gazze için kurulacak bir barış masasında Türkiye’nin bulunması, sadece siyasi bir denge değil; insani bir nefes anlamına gelir. Çünkü bu ülke, barışı kâğıt üzerinde değil, kalpte inşa etmeye alışkındır.


Türkiye’nin adı geçtiğinde, birçok coğrafyada aynı duygu uyanır: Güven. Bu güven, yılların biriktirdiği bir mirastır. Sınırları aşan yardımlar, yükselen itirazlar, suskun kalmayan vicdan… Hepsi, bu davetin neden Türkiye’ye uzandığını sessizce anlatır.
Sonuç olarak;


Bu davet, dünyanın kararan yüzünde küçük ama anlamlı bir ışık yakıyor. Gazze için kurulacak her masa, umutla donanmalıdır. Ve o umut, en çok vicdanı diri olanların varlığıyla güçlenir. Türkiye’nin bu çağrıda anılması, sadece bir ülkenin değil, insanlığın hâlâ ayakta olduğunun işaretidir. Belki barış bir anda gelmeyecek… Ama doğru kalpler aynı masada buluştuğunda, acının dili yavaş yavaş susmaya başlayacaktır. Ve işte o gün, tarih “umut, yine bu topraklardan yükseldi” diye yazacaktır.