Zübeyde Hanım’ın ölüm yıldönümü, bir annenin kalbinin durduğu gün değildir sadece. O gün, bir milletin vicdanı biraz daha ağırlaşır. Çünkü o kalp, yalnızca bir evlat için atmadı; o kalp, henüz doğmamış bir Cumhuriyet için sabırla çarptı. Zübeyde Hanım sustu, katlandı, bekledi. Tarih konuştu; ama onun sessizliği her şeyden daha gür yankılandı.
Onu yalnızca “Atatürk’ün annesi” olarak anmak, Zübeyde Hanım’a yapılabilecek en büyük haksızlıktır. O, yoksulluğun içinden dimdik çıkan, acıya alışmak zorunda bırakılmış bir Balkan kadınıydı. Evlatlarını birer birer toprağa verdi. Bir annenin göğsüne sığmayacak kadar büyük acıları, içine gömerek yaşadı. Gözyaşlarını herkesin önünde dökmedi; çünkü o, güçlü olmak zorundaydı. Çünkü onun ağlamaya hakkı yoktu.
Mustafa Kemal’i cepheye uğurlarken, bir annenin yüreği kaç parçaya bölünür? Her top sesinde, her kara haberde, “acaba” diye başlayan kaç cümle yarım kalır? Zübeyde Hanım, bu sorularla yaşadı. Oğlunun adı umutla anıldıkça, onun yüreğindeki korku da büyüdü. Çünkü bir anne için kahramanlık, çoğu zaman evladını paylaşmak zorunda kalmaktır. Hem de bir milletle.
Millî Mücadele yıllarında Zübeyde Hanım yalnızdı. Gerçek anlamda yalnız. İşgal altındaki bir şehirde, bir odada, bir pencere önünde… Dışarıda düşman postalları, içeride bitmeyen endişe. Ne oğluna sarılabildi, ne “dön” diyebildi. Sadece bekledi. Beklemek, bazen savaşmaktan daha ağırdır. Ve Zübeyde Hanım bu savaşı tek başına verdi.
O, oğlunun büyüklüğünü herkesten önce fark etti. Ama büyüklüğün bedelini de ilk o ödedi. Çünkü büyük insanlar, önce annelerinden kopar. Mustafa Kemal vatan oldu; Zübeyde Hanım ise evlatsız kaldı. Bir annenin evladını kaybetmesi ölümle olur sanırız. Oysa bazen evlat yaşar, ama anne yine de yoksun kalır.
1923 yılının soğuk bir ocak gününde, Zübeyde Hanım hayata gözlerini yumdu. Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Belki de en büyük hayali, oğlunun kuracağı ülkeyi görmekti. Olmadı. Bir anne daha bekledi ama bu kez kader gelmedi. Mustafa Kemal, annesinin tabutu başında yalnızca bir lider değildi. O an, dünyanın bütün yükünü sırtlanmış ama annesinin elini bir kez daha tutamayan bir çocuktu.
Zübeyde Hanım’ın ölümü, bir annenin sessiz çığlığıdır. Ve o çığlık, bu toprakların her karışında yankılanır. Çünkü bu ülke, sadece cephede kazanılmadı. Bu ülke, evlatlarını toprağa veren annelerin suskunluğunda kuruldu. Işıkları sabaha kadar yanan odalarda, dualarla, titreyen ellerle, bastırılan gözyaşlarıyla…
Bugün Zübeyde Hanım’ı anarken, aslında bir gerçeği yüzümüze çarpıyoruz: Bu ülkenin temeli fedakârlıktır. Ve fedakârlığın en ağır yükünü anneler taşır. Tarih kitapları savaşları yazar, zaferleri yazar. Ama annelerin yutkunarak sustuğu geceleri yazmaz. Zübeyde Hanım, o yazılmayan gecelerin adıdır.
Onun mezarı başında durduğunuzda, bir an durup düşünün. Eğer bugün özgürsek, eğer bu bayrak dalgalanıyorsa, bunun bedeli sadece cephede ödenmedi. Bir annenin ömründen çalındı. Bir annenin kalbiyle ödendi. Zübeyde Hanım’ın gözlerinden düşmeyen ama içinde biriken yaşlarla ödendi.
Zübeyde Hanım’ı anmak, bir görev değil; bir borçtur. Ona duyulan saygı, sadece geçmişe değil, geleceğe karşı da sorumluluktur. Çünkü annelerini unutan toplumlar, köklerini kaybeder.
Bugün onun ölüm yıldönümünde başımızı öne eğiyoruz. Saygıyla. Minnetle. Ve biraz da utançla… Çünkü bir annenin sessizliğini, hâlâ yeterince duyamadık.
Zübeyde Hanım’ı rahmetle anıyorum. Onun yüreği, bu ülkenin en derin yerinde atmaya devam ediyor.