Türkiye’de hukuk bazen mahkeme salonlarında değil, kararlar arasındaki çelişkilerde sınanır.
Bugün tartışılan mesele de tam olarak böyle bir konu.

Konu, Emniyet teşkilatından KHK’nın geçici 35. maddesi kapsamında ihraç edilen bazı polis memurlarının dosyaları.

Bir polis memuru kardeşim anlattı.

Ortada somut bir delil yok.
Tanık yok.
Açık bir suç isnadı yok.

Gözaltına alınmış.
Tutuklanmış.
Sonra serbest bırakılmış.
Ardından açığa alınmış.

Görevine dönebilmek için yıllarca mahkeme mahkeme dolaşmış.

Bugün görevine dönmüş.

Ama bakmış ki kendisi gibi aynı süreçten geçen çok sayıda meslektaşı var.

Ve onların dosyaları ilginç bir tabloyu ortaya koyuyor.

*

Dosyalarda dikkat çeken bir veri var:

“Garson” kodlaması.

Bu kodlama bazı dosyalarda kamu görevinden çıkarma için yeterli görülmüş.

Ama başka dosyalarda aynı kodlama bulunmasına rağmen hatta buna ek olarak banka hareketleri ya da HTS kayıtları olduğu iddia edilmesine rağmen “ceza tayinine yer olmadığına” kararları verilmiş.

Dahası var.

Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu da yalnızca “Garson” kodlaması bulunan birçok personelin görevine iadesine karar verdi.

Şimdi sormak gerekiyor.

Aynı veri bir dosyada yetersiz görülürken, başka bir dosyada nasıl olur da kamu görevinden çıkarma gibi en ağır idari yaptırımın gerekçesi olabiliyor?

Sadakat yükümlülüğü kişiye göre mi değişiyor?

Yoksa döneme göre mi?

*

Peki nedir bu “Garson” kodlaması?

Anlatılanlara göre bu kayıt;

* İstihbari nitelikte bir veri,
* Varsayımlara dayalı bir kayıt,
* Somut fiil isnadı içermeyen bir bilgi,
* Maddi delille desteklenmeyen bir değerlendirme.

Üstelik çoğu zaman içeriği ilgili kişiye bile açıklanmıyor.

Yani ortada mahkeme kararı yok.
Somut suç isnadı yok.

Buna rağmen bazı dosyalarda bu veri tek başına meslekten ihraç gerekçesi olabiliyor.

*

Oysa hukuk devleti basit ama temel bir ilkeye dayanır:

İsnat edilen fiil somut olmalıdır.

Disiplin hukukunda idarenin yükümlülüğü açıktır.

Bir kamu görevlisinin hangi eylemi yaptığı açıkça ortaya konmalıdır.

Varsayımlar, doğruluğu teyit edilmemiş istihbari kayıtlar, en ağır idari yaptırımların tek dayanağı olamaz.

Bunu yalnızca hukuk kitapları söylemez.

Anayasa Mahkemesi kararları da söyler.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da…

Denetlenemeyen, doğruluğu test edilemeyen bilgiler insanların kaderini belirleyen tek delil olamaz.

*

Üstelik sistemin güvenilirliği konusunda da ciddi soru işaretleri var.

Etkin pişmanlıktan yararlanan bazı kişiler ile bazı tartışmalı dosyalarda adı geçen bir polis memurunun sistemde “AD – alan dışı, FETÖ mensubu olmayan” biçiminde kodlandığı iddiaları gündeme geldi.

Bu da şu soruyu akla getiriyor:

Hatasız olduğu bile garanti olmayan bir veri sistemi, insanların meslek hayatını bitiren kararların dayanağı olabilir mi?

*

Bir başka sorun da Danıştay’ın bozma kararlarından sonra yaşanıyor.

Dosyalar yeniden bölge idare mahkemelerine gidiyor.

Fakat bazen aynı mahkemeden farklı kararlar çıkabiliyor.

Çünkü dosyayı inceleyen heyet değişebiliyor.

Bir mahkeme direnme kararı veriyor.
Bir başka heyet Danıştay’ın görüşüne uyuyor.

Sonuç?

Aynı durumda olan iki insan için iki farklı hukuk sonucu.

Bu ise hukuk devletinin en temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesini tartışmalı hale getiriyor.

*

Hukuk devleti yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir.

Masumun hakkını korumaktır.

Adalet yalnızca karar vermek değildir.

Aynı durumda olanlara aynı muameleyi yapmaktır.

Eğer aynı veri karşısında farklı kararlar çıkıyorsa ortada ciddi bir sorun vardır.

Bu nedenle bazı soruların cevabı netleşmelidir:

* Garson kodlamasının disiplin hukukundaki gerçek delil değeri nedir?
* Aynı veri bulunan dosyalarda neden farklı kararlar verilmektedir?
* Bu kodlamanın doğruluğu hangi mekanizma ile denetlenmektedir?
* İstihbari nitelikteki bir veri tek başına kamu görevinden çıkarma gerekçesi olabilir mi?

*

Hukuk devletinde soru sormak suç değildir.

Tam tersine adaletin en önemli güvencesidir.

Çünkü adalet yalnızca verilen kararlarla değil, o kararların tutarlılığıyla ölçülür.

Bu yazıyı hem İçişleri Bakanı hem de Adalet Bakanı dikkatle okumalıdır.

Çünkü mesele yalnızca birkaç dosya değildir.

Bu süreçte görevinden edilen, yıllarca mahkeme kapılarında bekleyen, umudunu kaybeden insanlar var.

Daha önce de yazmıştım.

Ne yazık ki bazı polis kardeşlerimiz bu süreçte hayatlarına son verdi.

Genç yaşta kaybedilen her hayat, hukuk sisteminin üzerinde taşıdığı ağır bir sorumluluktur.

Hiç olmazsa bundan sonra aynı acılar yaşanmasın.

Çünkü adalet yalnızca geçmişi yargılamak için değil, geleceği korumak için vardır.