Türkiye’de ekonomi artık yalnızca bir istatistik meselesi değil; doğrudan hayatın kendisi haline gelmiş durumda. Açıklanan büyüme rakamları, grafikler ve tablolar bir yana; sokakta konuşulan tek gerçek var: hayat pahalılığı.

Bugün pazara çıkan bir vatandaşın ilk yaptığı şey artık alışveriş yapmak değil, fiyatları kontrol etmek. Çünkü her hafta etiketler değişiyor. Bir kilo sebzenin, bir litre sütün, hatta bir ekmeğin fiyatı bile artık sabit değil. Enflasyon yalnızca ekonomik bir terim olmaktan çıktı; her sofraya oturan görünmez bir misafir haline geldi.

Devletin açıkladığı verilerle halkın yaşadığı gerçek arasındaki mesafe her geçen gün büyüyor. Kağıt üzerinde büyüyen ekonomi, vatandaşın cebinde aynı karşılığı bulamıyor. Bu yüzden sokakta konuşulan cümleler artık çok daha sert:
“Rakamlar büyüyor ama sofralar küçülüyor.”

Özellikle emekliler ve sabit gelirli çalışanlar için durum daha da ağır. Bir ömür çalışmış insanlar, bugün ay sonunu getirme hesabı yapıyor. Maaşlar artıyor gibi görünse de market rafları çok daha hızlı yükseliyor. Bir zam haberi geldiğinde sevinç kısa sürüyor; çünkü birkaç hafta sonra aynı zam, fiyat artışlarının içinde eriyip gidiyor.

Ekonominin bir diğer ağır yükünü de gençler taşıyor. Üniversite mezunu bir gencin en büyük hayali artık kariyer yapmak değil; geçinebileceği bir iş bulabilmek. Kiralar, ulaşım ve temel yaşam giderleri birçok genci aile evine mahkûm ediyor.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı artık kısa vadeli çözümler değil, güven veren kalıcı bir ekonomik politika. Çünkü ekonomi yalnızca büyüme oranlarından ibaret değildir. Ekonomi, insanın yaşadığı hayatın kalitesidir.

Bir ülkede vatandaş pazara çıkarken korkuyorsa, emekli maaşını hesaplarken endişe ediyorsa, gençler geleceğe umutla bakamıyorsa; o ülkede ekonomi büyüse bile refah büyümez.

Bugün Türkiye’nin önündeki en büyük sınav tam da budur:
Rakamları değil, hayatı düzeltmek.

Çünkü güçlü ekonomi; yalnızca grafiklerde değil, mutfakta, pazarda ve insanın yüzündeki huzurda görünür.