Dünyayı delilerin yönettiği yönündeki söylem, günümüz siyasetinde giderek daha fazla karşılık buluyor. Bunun güncel bir örneği, Donald Trump’ın açgözlülükle hareket ederek emperyalist hedefler uğruna Ortadoğu’yu yeniden bir çatışma ortamına sürüklemesidir.

Bu sıcak çatışma yalnızca bölgesel dengeleri sarsmakla kalmıyor; pek çok ülkede ciddi çalkantılara yol açarken, Türkiye’de ekonominin ne derece kırılgan olduğu da her uluslararası krizle birlikte bir kez daha gözler önüne seriliyor. Amerika Birleşik Devletleri–İsrail–İran hattında yükselen tansiyon, artık sadece bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda Türkiye’nin dışa bağımlı ekonomik yapısını açık biçimde ortaya koyan bir gerçekliktir.

Enerjide ithalata dayalı sistem, petrol fiyatlarındaki her dalgalanmayı doğrudan halkın cebine yansıtırken; doğalgaz akışındaki en küçük kesinti bile krizi tetikliyor. Nitekim son günlerde petrol fiyatları birkaç gün içinde 60 dolardan 96 doların üzerine çıktı. Bu yalnızca küresel bir gelişme değil, aynı zamanda akaryakıt istasyonlarında yeni zamların yaklaştığını gösteriyordu. Muhalefetin uyarısı üzerine iktidar, eşel mobil sistemini geçici olarak devreye sokarak aşırı zamların önüne geçti. Ancak bu, yapısal bir çözüm değil; yalnızca günü kurtarma hamlesidir.

Turizmde ise kırılganlık daha da belirgin. Tek bir pazara aşırı yüklenildiğinde, o ülkede yaşanan en ufak kriz rezervasyon iptalleriyle sonuçlanıyor. Geçmişte Rusya örneğinde olduğu gibi, bugün İran kaynaklı gerilimler de otellerin boş kalmasına yol açıyor.

Özellikle “imanlı turist” olarak adlandırılan grupların rezervasyon iptalleri, sektör için büyük bir sorun haline geliyor. Her yıl “Yabancı turist gelir, durumu kurtarır” anlayışına dayalı turizm politikası, en küçük sarsıntıda tökezlemeye mahkûm oluyor.

Finansal sistem ise döviz kurundaki oynaklıkla birlikte yatırımcı güvenini kaybediyor, borsa çöküyor, borçlanma maliyetleri artıyor.

Ve tüm bu tabloya karşı iktidarın söylemi hep aynı: “Sabır”, “istikrar”, “geçici dalgalanma”… Oysa bu tekrar eden sözler, gerçeği gizlemekten başka bir işe yaramıyor. Körlüğün iktidarı, krizi görmezden gelerek yönetmeye çalışıyor.

Gerçek çözüm ise, bu körlüğü aşmakta yatıyor. Türkiye’nin enerjide yenilenebilir kaynaklara yönelmesi, turizmde çeşitliliği artırması, finansal sistemde ise uzun vadeli yapısal reformları hayata geçirmesi şart. Aksi halde döngü hep aynı kalacak: Petrol zamlanır, döviz fırlar, turizm geriler… Faturayı yine vatandaş öder.

ABD-İsrail-İran gerilimi, Türkiye açısından yalnızca bir dış politika konusu olarak değerlendirilemez; dışarda yaşanan küçük bir dalgalanmanın içeride tsunami etkisi yaratması, ekonomimizin ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyan bir uyarıdır.

Asıl tehlike, krizin kendisinden çok, onun görmezden gelinmesinde yatmaktadır. Bu göz ardı edilen gerçeklik, iktidarın körleşmiş tutumuyla birleşerek, bağımlılığın sonuçlarını toplumun omuzlarına yüklemeye devam etmektedir ki bu durum sürdürülebilirlikten oldukça uzaktır.