Terbiye… Çocukluğumuzdan itibaren hayatımıza yerleşen, anlamını pek sorgulamadığımız ama başkalarını yargılarken sıkça başvurduğumuz bir kavram. Kimin terbiyeli, kimin terbiyesiz olduğuna kolaylıkla karar verebiliyoruz. Peki, bu yargının ölçütü nedir? Toplumun beklentileri mi, bireyin vicdanı mı, yoksa herkes için geçerli olması gereken ahlaki ilkeler mi?

İnsan, daha çocukken yazılı olmayan kurallarla tanışır. Nasıl konuşacağı, nerede susacağı, kimlere nasıl davranacağı öğretilir. Zamanla bunları benimser, hatta sorgulamadan sonraki kuşaklara aktarır. Oysa her alışkanlığın ardında ahlaki bir gerekçe bulunmaz. Bazıları yalnızca geleneklerin devamıdır.

Örneğin büyüklere karşı çıkmamak, uzun yıllar iyi terbiyenin göstergesi sayılmıştır. Oysa yaş, insana deneyim kazandırsa da düşüncelerini tartışılmaz kılmaz. Sessizlik her zaman olgunluk, itiraz da saygısızlık değildir. Kimi zaman insanın kendisini savunabilmesi, öğrendiği kalıpların dışına çıkmasını gerektirir.

Elbette toplumların ortak değerlere ihtiyacı vardır. Birlikte yaşamak, özgürlük kadar sorumluluk da gerektirir. Ancak çoğunluğun benimsediği her kuralın doğru olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim geçmişte doğal karşılanan pek çok davranışın bugün eleştirilmesi, toplumsal kabullerin değişebilirliğini gösterir.

Dahası, aynı davranışı sergileyen kişilere farklı ölçüler uygulayabiliyoruz. Yetki sahibi birinin sertliği disiplin olarak görülürken, kendisini savunan bir çalışanın tavrı uygunsuz bulunabiliyor. Aile içinde büyüklerin kırıcı sözleri hoş görülürken, gençlerin itirazı kolaylıkla saygısızlık olarak değerlendirilebiliyor. Böylece davranışın kendisinden çok, kimin tarafından sergilendiği önem kazanıyor.

Burada başka bir soru çıkıyor karşımıza: Görgü kurallarına uymak, insanı mutlaka ahlaklı yapar mı?

Son derece kibar konuşan biri karşısındakini küçümseyebilir, incelikli cümlelerin ardına kibir gizleyebilir. Buna karşılık öfkesini açıkça dile getiren bir insan, haklı bir itirazda bulunuyor olabilir. Kuşkusuz haklılık, kırıcı bir üslubu mazur göstermez. Fakat yalnızca söyleniş biçimine odaklanmak, söylenenin nedenini ve anlamını gözden kaçırmamıza yol açar.

Terbiye, bu nedenle nezaketten daha geniş bir anlam taşır. Vicdanı, empatiyi, insan onuruna duyulan saygıyı ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenmeyi de içerir. Ne var ki bütün bunlar, kişinin kendi düşüncelerinden vazgeçmesini gerektirmez.

Sorun, kişisel beklentilerimizi herkesin uyması gereken doğrulara dönüştürdüğümüzde başlar. Bir başkasının yaşam biçimini veya tercihlerini onaylamayabiliriz. Ancak farklılığı ahlaki bir eksiklik saymak, çoğu zaman kendi değerlerimizi üstün görmenin bir sonucudur.

Öyleyse sınırı kim çizecek?

Bu yetkiyi yalnızca topluma vermek, çoğunluğun tercihlerini tartışılmaz hâle getirebilir. Bütünüyle bireye bırakmak ise ortak yaşamın gerektirdiği sorumlulukları göz ardı etme tehlikesi taşır. Dolayısıyla ölçüyü, geleneklerden ya da kişisel beğenilerden önce insan haklarında, karşılıklı saygıda ve başkalarına verilen zararda aramak daha anlamlıdır.

Belki de asıl sorgulamamız gereken, terbiyeden ne anladığımız kadar bu kavramı hangi amaçla kullandığımızdır. Bir davranışı gerçekten yanlış olduğu için mi eleştiriyoruz, yoksa alıştığımız düzeni bozduğu için mi? Karşımızdakinden saygı mı bekliyoruz, koşulsuz onay mı?

Bu ayrım önemlidir. Çünkü insan, bazen farkında bile olmadan kendi doğrularını başkalarının özgürlüğünün önüne koyabilir. Farklı düşüncelere tahammül etmekten söz ederken, kendisine yöneltilen en küçük eleştiriyi kişisel bir saldırı olarak algılayabilir.

Sonuçta herkesi aynı kalıba sokmanın aracı olmamalıdır terbiye. İnsanların birbirlerinden farklı düşünerek, farklı tercihler yaparak ve gerektiğinde birbirlerine karşı çıkarak da saygılı bir ilişki kurabilmeleri mümkündür.

Belki de gerçek terbiye, insanın yalnızca kendi haddini bilmesi değil, başkalarının haddini belirleme yetkisini kendisinde görmemesidir.