Bir annenin elinde çerçeveli bir asker fotoğrafı var. Parmağı, camın üzerinden oğlunun yüzüne değiyor. Öteki elinde kırmızı bir karanfil. Karşısında Türkiye Büyük Millet Meclisi. Bu görselde gözüm hep aynı yere, o parmağın cama değdiği noktaya dönüyor.

Çünkü Ankara’da herkes gelecekten söz ederken o anne, evladına ancak bir camın ardından dokunabiliyor. Adı Pakize Akbaba. Oğlunu 3 Eylül 1993’te şehit verdi. Aradan otuz üç yıl geçti. Şimdi önünde bir tarih daha var. Bu defa bir mahkeme kaleminin verdiği tarih.

İmralı’dan gelen haberi bu fotoğrafa bakarak okuyun. DEM Parti İmralı Heyeti üyesi Mithat Sancar, terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın cezaevi yerleşkesinde hazırlanan yeni bir konuta geçtiğini açıkladı. Bazı haberlerde bu konut için “villa” deniyor. Sancar’ın açıkladığı ise Öcalan’ın yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirildiği. Öyleyse iktidar çıksın, konutun özelliklerini, maliyetini ve hangi gerekçeyle hazırlandığını anlatsın. Bir milletvekili televizyona çıkıp İmralı’daki değişikliği anlatabiliyorsa, bu ülkenin Adalet Bakanı da milletin karşısına çıkıp sorulara cevap verebilir.

Gelelim Ankara’ya. Şehit Anneleri Derneği Başkanı Pakize Akbaba ile Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler arasında bir şehit cenazesinde tartışma yaşandı. Akbaba, kendi anlatımına göre, çocuklarının katillerinin affedilmesine itiraz etti. Bakanın şikâyetinin ardından açılan davanın ilk duruşması 12 Ocak 2027’de görülecek. Dosyadaki ifadeleri mahkeme değerlendirecek. Benim Sayın Bakan’a bir yurttaş olarak sorum var. O cenazeden dönerken aklınızda en çok ne kaldı? Size söylenen bir söz mü, yoksa bir anneyi başka bir annenin evladına veda ettiği yerde sesini yükseltmeye götüren sebep mi?

Bir de 3 Kasım günü Meclis’te çekilen fotoğrafa bakın. Barış Anneleri adıyla Ankara’ya gelen heyet, siyasi parti temsilcileriyle görüştü. Taleplerinden biri Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasıydı. Bu talebe açıkça karşıyım. Ama bir milletvekilinin kendisiyle görüşmek isteyen insanlara sandalye göstermesine itirazım yok. Ben o sandalyenin Pakize Ana için de çekilmesini istiyorum. Öcalan’ın özgürlüğünü isteyenlere vakit ayıran her siyasetçiye soruyorum. Oğlunun mezarı başında yaşlanan bir anneyi hangi gün, hangi saatte, hangi odada dinleyeceksiniz? Tarih verin. Mahkeme gün verdi. Sıra sizde.

Deniz Kuvvetlerinde on iki yıl astsubay olarak görev yaptım. Üniformayı taşıyanlar bilir, eve telefon ettiğinizde anneniz önce sesinizi dinler. İyi olduğunuzu söylersiniz, o yine de bir kere daha sorar. İşte şehitlik haberinin bir evden aldığı şeylerden biri de o küçücük sorudur. Telefon yine çalacak ama hattın öbür ucunda bir daha o ses olmayacak. Böyle bir kaybın ardından bir anneden törenlerde ön sırada oturmasını, kürsüde kim konuşursa alkışlamasını, kendi sırası geldiğinde de kelimelerini protokolün rahatına göre seçmesini kim bekleyebilir?

Sıvasız bir evin duvarına asılan bayrağı hepimiz gördük. O görüntü yayımlandığında herkesin söyleyecek bir sözü oluyor. Peki kameralar gittikten sonra o evin kapısını kim çalıyor? Gazinin protezi için beklediği süreyi, tedaviye giderken cebinden çıkan yol parasını, şehit babasının bir dilekçeye cevap alabilmek için kaç kapı dolaştığını kim takip ediyor? İmralı’daki bir kişinin çalışma şartları böylesine ayrıntılı konuşulabiliyorsa, merdivenleri inemediği için evinden çıkamayan bir gazinin hayatı da aynı ciddiyetle konuşulsun. Bunun için kimin televizyona çıkmasını bekliyorsunuz?
Bu ülkenin başka evlerine ateş düşmesin istiyorum. Tam da bu yüzden, barış adına alınan kararların hesabını soruyorum. Bir kararın doğruluğuna inanıyorsanız onu bir şehit annesinin karşısında da savunabilirsiniz. Pakize Akbaba’nın her cümlesine katılmak zorunda değilsiniz. Fakat oğlunu hangi şartlarda kaybettiğini anlatırken gözünüzü saatten, elinizi telefondan ayırıp onu dinlemek bu kadar mı zor? Devlet adına konuşanların ona bir borcu var. Cenaze günü ailesine verilen “Evladınız bize emanet” sözünün bugün hangi somut karşılığı olduğunu anlatmak.
Şunu da hatırlayalım. Sandığı önümüze koyduğunuz gün Pakize Akbaba’nın oyu da bir bakanın oyu kadar değerli. Peki seçim bittiğinde neden birinin sözü devletin bütün imkânlarıyla duyuluyor da ötekinin sözü bize bir dava haberiyle ulaşıyor? Milletvekilliğinin anlamı tam burada belli olur. Gidip o annenin yanına oturursunuz. Söylediklerini tutanağa geçirirsiniz. Verecek cevabınız yoksa bunu da dürüstçe söylersiniz. Hiç olmazsa evine dönerken oğlunun fotoğrafını taşıdığı çantada bir de cevapsız dilekçe götürmez.

Meclis’te grubu bulunan partilere çağrımdır. Pakize Ana’yı duruşmadan önce davet edin. Önüne mikrofon koyun. Oğlunun adını onun ağzından duyun. Sonra sözünü kesmeden sorusunu dinleyin. Görüşmenin sonunda hangi görüşüne katıldığınızı, hangisine neden karşı çıktığınızı kamuoyuna anlatın. Sayın Güler, sizin de atabileceğiniz bir adım var. Pakize Ana’nın kapısını çalın. Arada kürsü, protokol sırası, tören programı olmadan konuşun. İlk sözü ona bırakın. Belki o gün bir bakanın bir anneye ayırdığı vakit, Ankara’da bu konuda söylenmiş bütün büyük sözlerden daha kıymetli olur.

Pakize Ana, o görselde elini tutan iki el var. Biri, evladını askere uğurlamış herhangi bir annenin eli olabilir. Diğeri, yıllarca aynı üniformayı giymiş bir silah arkadaşının. Bugün ben de kalemimi o ellerin yanına koyuyorum. Ankara, İmralı’daki yeni konutun kapısını kimin açtığını konuşuyor. Benim aklım, elinde oğlunun fotoğrafıyla Meclis’in önünde duran annede. O kapıyı Pakize Ana’ya açacak, gözlerinin içine bakacak ve vereceği cevabın sorumluluğunu taşıyacak bir milletvekili var mı? Pakize Ana, yanındayız.