İnsan bazen en yakınını savunurken en büyük yanlışı yapar. Toplum olarak en büyük sorunlarımızdan biri, doğruyu aramak yerine kendi tarafımızı haklı çıkarmaya çalışmamızdır.
Bir olay yaşanır, gerçekler henüz ortaya çıkmamıştır. Ancak herkes çoktan safını belirlemiştir. Çünkü artık mesele kimin haklı olduğu değil, kimin bizim tarafımızda olduğudur.
Oysa adaletin tarafı olmaz. Hakikat, kişinin kim olduğuna, hangi makamda bulunduğuna, hangi aileden geldiğine veya hangi düşünceyi savunduğuna göre değişmez.
Babanız da olsa, kardeşiniz de olsa, evladınız da olsa yanlışın karşısında durabilmek bir erdemdir.
Asıl mesele, başkasının yanlışını görmek değil, kendi yakınımızın yanlışını da kabul edebilmektir.
Bugün toplumda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey belki de budur: Vicdanlı bir duruş.
Bir insanın makamı onu haklı yapmaz. Kalabalıkların desteği de yapılan yanlışı doğruya dönüştürmez. Haklılık, güçlü olmaktan değil, doğru olmaktan geçer.
Ne yazık ki bazıları için hakikat, kendi çıkarlarıyla örtüştüğü sürece değerlidir. İşine gelmediğinde ise susmayı, görmezden gelmeyi veya başkasını suçlamayı tercih eder.
Oysa insanın gerçek karakteri, kendisine yakın olanın yanlışını savunmak zorunda kaldığında ortaya çıkar.
Unutmayalım;
Adalet, sevdiğimiz insanlara ayrıcalık tanımak değil, sevmesek bile haklı olana hakkını teslim edebilmektir.
Çünkü bir toplumda herkes kendi tarafını savunur ama hiç kimse hakikati savunmazsa, orada ne adalet kalır ne de güven.
Ve günün sonunda insanı değerli kılan, kaç kişiyi arkasına aldığı değil, vicdanının karşısında ne kadar dik durabildiğidir.
Haklıyı güçlüden yana değil, gerçeğin yanında aramalıyız.
Çünkü hakikat, taraf tutmaz. Zamanı geldiğinde mutlak ortaya çıkar.