Bir zamanlar onsuz yaptığımız hiçbir şeyden tam anlamıyla zevk alamadığımız bir insan vardı hayatımızda. Yanımızda olmadığında yalnız hisseder, gün içinde defalarca arar, sesini duymadan yapamazdık. Onunla konuşmak için fırsat kollar, küçücük bir mesajıyla mutlu olurduk.
Yıllar geçti. Bir zamanlar sesini duymaya doyamadığımız insanın telefonları artık bizi yoruyor. Uzun sohbetler yerini “Ne kadar çok konuşuyor, kafam şişiyor.” cümlelerine bırakıyor.
Peki, ne değişti? Aşk mı bitti, yoksa biz mi birbirimize alıştık?
Elbette hiçbir ilişkinin ilk günkü heyecanını yıllarca aynı yoğunlukta sürdürmesini bekleyemeyiz. Zamanla heyecanın yerini güven, telaşın yerini alışkanlık alır. Belki de aşkın doğası budur. Ancak heyecanın azalması, karşımızdaki insanın değerinin de azalmasını gerektirmez.
Asıl mesele, alışmakla kanıksamayı birbirine karıştırmamız.
Birinin hep yanımızda olmasına alışıyoruz. Bizi aramasını, merak etmesini, zor zamanlarımızda destek olmasını sıradanlaştırıyoruz. Sanki bunlar zaten olması gereken şeylermiş gibi… Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan yalnızca sevmek değil, sevdiğini hissettirmeyi de istemektir.
Hayat zaten yeterince zor. İnsan, sevdiği kişinin yanında bir de anlaşılmak ve değerli hissetmek için mücadele etmemeli. Özel alanına saygı duyulmalı, hayatın yükü paylaşılmalı. Gün içinde belki birkaç dakikamız olsa bile karşımızdakine onu düşündüğümüzü hissettirebilmeliyiz. Çünkü bazen küçük bir mesaj, içten bir teşekkür ya da gerçekten dinlemek, büyük sözlerden çok daha değerlidir.
Tabii bütün bunlar için önce istemek gerekir.
Belki de sorun tam burada başlıyor. Üreten, emek veren ve onaran bir toplumdan tüketen bir topluma dönüşüyoruz. Bozulanı tamir etmek yerine yenisini almayı tercih ediyoruz. Sabretmek, uğraşmak, emek vermek yerine kolayca vazgeçiyoruz. Bu alışkanlığımızı ilişkilerimize de taşıyoruz.
İlk heyecan azaldığında yanlış bir ilişkide olduğumuzu düşünüyor, karşımızdakinin kusurlarını büyütüyor, bir zamanlar bizi ona bağlayan özellikleri bile sıradanlaştırıyoruz. Oysa insanı tanımak, onunla ilgili keşfedilecek her şeyin bittiği anlamına gelmez. Yeter ki merak etmeye ve anlamaya devam edelim.
Elbette her ilişki ne pahasına olursa olsun sürdürülmemeli. Sevginin yanında saygı da olmalı. Çünkü saygının tükendiği, değersizleştirmenin sıradanlaştığı bir ilişkide geçmişin güzel anıları tek başına geleceği kurtaramaz.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şu: Yıllar geçtikçe birbirimize daha mı çok alışıyoruz, yoksa birbirimizi daha mı az merak ediyoruz?
Aşkın ilk günlerdeki gibi çarpıcı olması gerekmiyor. Ama insanın sevdiği kişinin yanında kendisini yalnız hissetmemesi gerekiyor. Her gün yeniden âşık olmak mümkün olmayabilir; fakat her gün yeniden özen göstermek mümkün.
Belki de aşkı tüketen zaman değil, zamanın içinde eksilttiğimiz emek ve ilgidir.
Her şeyin hızla tüketildiği bu dünyada, bir insanı tüketilecek bir şey gibi görmemeyi öğrenmeliyiz. Çünkü sevgi kendiliğinden başlayabilir ama saygıyla, emekle ve özenle yaşatılır.
Ve belki de yıllar sonra hâlâ aradığımız şey, ilk günkü heyecan değil; telefon çaldığında o sesi duymayı hâlâ istemektir.