Temmuz ayı kapıda… Milyonlarca memur, memur emeklisi ve kamu çalışanı yine aynı sorunun cevabını arıyor: "Bu maaşla nasıl yaşayacağız?" Çünkü artık mesele zam oranı değil; mesele hayatta kalma mücadelesidir. Bugün kamu emekçileri maaşlarına yapılacak artışı heyecanla değil, endişeyle beklemektedir. Zira yıllardır açıklanan enflasyon rakamları ile vatandaşın pazarda, markette, mutfakta yaşadığı gerçek enflasyon arasında derin bir uçurum bulunmaktadır.
Kâğıt üzerindeki rakamlar düşük gösterilebilir; ancak mutfaktaki yangın gizlenemez.
Bir öğretmen ay sonunu getirebilmek için ek iş arıyor.
Bir hemşire nöbet üstüne nöbet tutmasına rağmen ev kirasını düşünmek zorunda kalıyor.
Bir mühendis, yıllarca okuyup emek vermesine rağmen geçim sıkıntısı yaşıyor.
Bir memur maaşını aldığı gün borçlarını ödüyor ve geriye kalanla ayın kalan günlerini hesap makinesiyle geçirmeye çalışıyor.
Oysa bu insanlar devletin yükünü omuzlarında taşıyanlardır.
Depremde enkaz başında olan onlar…
Salgında canı pahasına çalışan onlar…
Yangında, selde, afette vatandaşın yanında ilk koşan yine onlar…
Ama ne yazık ki fedakârlık istenen de sürekli onlar oluyor.
Tasarruf denildiğinde memur…
Sabır denildiğinde memur…
Kemer sıkma denildiğinde yine memur akla geliyor.
Peki ya siyaset kurumu?
İşte tam da burada toplum vicdanını yaralayan büyük bir adaletsizlik ortaya çıkıyor.
Milyonlarca memur otuz, otuz beş, hatta kırk yıl çalıştıktan sonra emeklilikte yoksullukla mücadele ederken, milletvekilleri çok daha kısa sürelerle yüksek maaş ve yüksek emeklilik hakkına sahip olabiliyor.
Bu durum sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorundur.
Çünkü sosyal devlet, yükün yalnızca çalışanların omuzlarına bırakıldığı bir düzen değildir.
Temsil makamları ayrıcalık makamları değildir.
Milletvekilliği halktan kopmanın değil, halkla aynı şartları paylaşmanın makamıdır.
Bugün milyonlarca emekli memur pazardan meyveyi tane hesabıyla alırken, siyasetin yüksek maaşlarla gündeme gelmesi toplumun adalet duygusunu zedelemektedir.
Dünyanın gelişmiş demokrasilerine bakıldığında farklı bir tablo görülmektedir.
Örneğin İsveç'te bakanlar ve milletvekilleri görevden ayrıldıktan sonra ömür boyu ayrıcalıklı maaş sistemine sahip değildir. Norveç'te siyasetçiler halktan kopuk bir yaşam sürmez. Danimarka ve Finlandiya'da kamu yöneticilerinin sade yaşam tarzları demokrasi kültürünün bir parçası olarak kabul edilir.
Çünkü gelişmiş ülkeler bilir ki; siyasetçinin refahı ile halkın refahı arasında uçurum oluşursa toplumsal güven sarsılır.
Türkiye'de ise ne yazık ki yıllardır tam tersi yaşanmaktadır.
Kamu çalışanlarına enflasyon farkı bir lütuf gibi sunulurken, yaşanan kayıplar telafi edilmemektedir. Oysa enflasyon farkı zam değildir; sadece kaybedilen alım gücünün gecikmeli iadesidir.
Gerçek zam, insanca yaşamayı mümkün kılan artıştır.
Temmuz ayında yapılacak düzenleme yalnızca birkaç puanlık maaş artışından ibaret olmamalıdır. Kamu emekçilerine gerçek enflasyon oranında zam verilmeli, refah payı kalıcı hale getirilmeli, vergi dilimi adaletsizliği sona erdirilmeli ve emeklilikte yaşanan gelir kayıpları giderilmelidir.
Unutulmamalıdır ki;
Adalet sadece mahkeme salonlarında aranmaz.
Adalet, maaş bordrolarında da görünmelidir.
Bir ülkede öğretmen yoksulsa, hemşire geçinemiyorsa, mühendis gelecek kaygısı taşıyorsa, memur ay sonunu borçla getiriyorsa; o ülkede sorun sadece ekonomi değildir.
Sorun, adalet duygusunun aşınmasıdır.
Ve adalet duygusunun aşındığı toplumlarda en büyük kayıp, maaşlar değil; geleceğe duyulan inançtır.
Artık kamu emekçileri sadaka değil, hak ettikleri insanca yaşamı istiyor.
Çünkü alın teri, enflasyona kurban edilemez!