İstanbul’a âşık olduğum yıllardı. Sokak sokak dolaşıyor, eski kapıların önünde duruyor, kaldırımlara düşen ışığı fotoğraflıyordum. Şehri izlemiyor, onu gerçekten dinlemeye çalışıyordum. Çünkü İstanbul, bakıldıkça değil; duruldukça, yavaşladıkça, susup kulak verildikçe kendini anlatan bir şehirdi. İşte tam da o günlerde, İstanbul’un sokaklarında fotoğraf çekerken tanıştım Orhan Veli’yle. Bir kitapçı rafından değil, bir duygunun içinden çıktı karşıma. Onunla tanışmam bir şiirle oldu; hâlâ ezbere bildiğim, hâlâ gözlerimi kapattığımda kulağımda çınlayan o şiirle: “İstanbul’u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı.”
“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda.”
O dizelerden sonra İstanbul, benim için sadece bir şehir olmaktan çıktı. Bir ses oldu, bir nefes, bir ritim… Sanki şehir bana bir şey anlatıyor ama acele etmiyordu. Orhan Veli’nin şiirlerinde İstanbul bir fon değildir; yaşayan, konuşan, bazen susan bir varlıktır. Martılarıyla, vapur düdükleriyle, sokak aralarındaki o tanıdık sessizliğiyle… Ben fotoğraf çekerken o yazıyordu sanki; aynı şehri, farklı dillerle ama aynı duyguyla kayda alıyorduk. Ben ışığı yakalamaya çalışıyordum, o sesi.
Orhan Veli Kanık, 1914’te İstanbul’da doğdu. Belki de bu yüzden şehri bu kadar içerden anlattı. Hayatı da şiiri gibi kısa ama sarsıcıydı. Galatasaray Lisesi ve Ankara Erkek Lisesi’nden sonra Ankara’da felsefe eğitimi aldı. Ama onun asıl felsefesi kitaplarda değil, hayattaydı. Ölçüyü, kafiyeyi, büyük lafları reddetti. Şiiri yükseklere değil, insanların yanına koydu. Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’la birlikte Garip akımını başlatarak Türk şiirinin yönünü değiştirdi. Şiiri sokağa indirdi; balıkçıya, memura, âşığa, yalnız adama emanet etti.
Onun şiirlerinde insan kendini saklamaz, süslemez. Çünkü Orhan Veli, hayatın zaten yeterince güzel ve yeterince kırılgan olduğuna inanır gibidir. Aşk bile iddiasızdır. Biraz yarım, biraz gizli, biraz da gülümseyerek anlatılır. Belki de bu yüzden en sevdiğim şiiri, en kısa ama en çok şey söyleyen şiiridir:
“Bir de sevgilim vardır,
Pek muteber;
İsmini söyleyemem,
Edebiyat tarihçisi bulsun.”
Bu birkaç dize, uzun uzun anlatılan aşklardan daha derindir benim için. Bir ismin saklanışı, bir duygunun korunması vardır içinde. Gösterilmeyen, ilan edilmeyen ama varlığına sonuna kadar inanılan bir sevda… Orhan Veli aşkı bağırarak değil, fısıldayarak anlatır. Ve o fısıltı, bazen insanın kalbinde daha uzun süre kalır.
Orhan Veli, Fransız şiirinden beslendi. Baudelaire’in şehirle kurduğu ilişki, Valéry’nin dili, Jacques Prévert’in yalınlığı onun dünyasında iz bıraktı. Ama hiçbirini taklit etmedi. Onlardan aldığı cesaretle kendi sesini kurdu. La Fontaine’den yaptığı çevirilerde de bu dil ustalığı ve mizah açıkça hissedilir. O, şiiri hem ciddi hem hafif, hem derin hem gündelik kılabilen nadir şairlerdendir.

Bugün hâlâ İstanbul sokaklarında yürürken, bir vapur sesinde ya da rüzgârın ağaç yapraklarını sallayışında Orhan Veli’nin dizeleri dolaşıyor. Ben fotoğraf çekerken bazen farkında olmadan gözlerimi kapatıyorum. Çünkü bazı şehirler bakılarak değil, dinlenerek sevilir. Ve bazı şairler ilk kez okunduğunda değil, yaşanırken tanınır. Orhan Veli, benim için hâlâ İstanbul’un en romantik, en sahici seslerinden biridir.