İzmir Işıkkent Ayakkabıcılar Sitesi’nde artık herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemekten çekindiği bir gerçek var:
Ayakkabı üretiminde çalışanların önemli bir bölümü Suriyeli.
Dahası, artık sadece işçi değiller; çok sayıda Suriyeli patron oldu.
Bu bir söylenti değil.
Atölye kapılarını açtığınızda gördüğünüz çıplak gerçek.
Bir zamanlar Işıkkent, ustalığın, alın terinin, baba mesleğinin mekanıydı.
Bugün ise kayıt dışı emeğin, denetimsizliğin ve sessiz bir el değiştirmenin adresi.
Peki bu nasıl oldu?
Türk ustalar çekildi.
Ardından usta yetişmedi; gençler bu mesleğe girmedi. Sigorta yoktu, kazanç düşüktü, iş zahmetliydi, gelecek kalmadı.
Boşluk doğdu.
O boşluğu kim doldurduysa, bugün üretimin de ticaretin de merkezine yerleşti. Suriyeliler düşük ücretle çalıştı. Uzun saatler atölyede kaldı.
Aile boyu üretime girdi.
Kayıt dışı düzende hızla sermaye biriktirdi.
Sonra ne oldu?
Kapanan atölyeler devralındı.
Kimi kiracı oldu, kimi ortak göründü ama patronlaştı.
Kimi Türk bir isim üzerinden işi yürüttü.
Vergi yoktu.
SGK yoktu.
Ruhsat göstermelikti.
Denetim ise neredeyse hiç yoktu.
Bugün Işıkkent’te;
işçi Suriyeli, tedarikçi Suriyeli, aracı Suriyeli, patron Suriyeli.
Kapalı bir ekonomik ağ oluşmuş durumda.
Bu tabloyu dile getirdiğinizde hemen aynı itiraz geliyor:
“Suriyelilere mi kızıyorsun?”
Hayır. Sorun Suriyeliler değil.
Sorun şu:
Aynı sokakta, aynı ürünü üreten iki atölyeden biri vergi ödüyor, sigorta yapıyor, ruhsatla çalışıyor;
diğeri hiçbir yükümlülük olmadan patronluk yapabiliyorsa…
Burada mesele milliyet değil, burada mesele adaletsizliktir.
Türk esnaf rekabet edemiyor.
Ücretler aşağı çekiliyor.
Sigortalı çalışma yok oluyor.
Meslek kültürü eriyor.
Toplumsal gerilim büyüyor.
Ve devlet hâlâ seyrediyor.
Sahadan bir gerçek daha
Işıkkent’te olup biteni masa başından yazmak kolay.
Asıl gerçeği atölye kapılarında, tezgâh başında öğreniyorsunuz.
Türk ustalara sordum:
“Suriyeliler yetenekli mi?”
Cevap netti, dürüsttü:
“İçlerinde çok büyük ustalar var. Özellikle gelin ayakkabılarında çok güzel işler çıkarıyorlar.”
Bunu özellikle yazıyorum.
Çünkü mesele ne kıskançlık ne de inkar.
Evet, Suriyeliler arasında çok iyi ustalar var.
Evet, estetikleri güçlü, elleri hızlı, üretimleri nitelikli.
Ama mesele yetenek değil; bu yeteneğin hangi düzen içinde, kimin pahasına kullanıldığı.
Bir gerçek daha: Hayat pahalı, gelecek belirsiz.
Suriyeliler de artık hayat pahalılığından şikâyetçi.
Kira pahalı. Yaşam pahalı. Çocuk okutmak zor. Gelecek belirsiz.
Bu yüzden içlerinden belirli bir grubun şunu açık açık söylediğini duyuyorsunuz:
“Ülke düzelirse döneriz.”
Üstelik bu sadece temenni değil.
Suriye’nin belirli bölgelerinde yatırımlar, sanayi alanları, cazip üretim teklifleri konuşuluyor.
“Gelin, burada üretin” deniyor.
Peki bu ne anlama geliyor?
Bugün Işıkkent’te bizim sektör bitiyor.
Usta yetişmiyor.
Genç gelmiyor.
Esnaf ayakta kalamıyor.
Kayıtlı üretim çökmüş durumda.
Suriyeliler ise ya burada patronlaşıyor ya da yarın döndüklerinde o bölgenin üretim gücü oluyor.
İşin özü
Eğer bu gidişat değişmezse, birkaç yıl sonra Türkiye ayakkabı ihtiyacını o bölgeden karşılamak zorunda kalacak.
Çünkü bizde sektör bitmiş olacak.
Bu bir “işgal” hikayesi değildir.
Bu bir “çalışkanlık masalı” da değildir.
Bu;
emeği korumayan,
yerli üreticiyi sahipsiz bırakan,
kayıt dışını teşvik eden,
göçü plansız bırakan
bir düzenin doğal sonucudur.
Boşluğu dolduranı suçlamak kolaydır.
Ama asıl sorulması gereken soru şudur:
Bu boşluğu kim yarattı?
Işıkkent’te ayakkabı kimin ayağında bilinmez hale geldi.
Ama bedelin kimin sırtına yüklendiği çok açık.