Son Mühür / Yağmur Daştan - TBMM’de kabul edilerek Resmi Gazete’de yayımlanan 11. Yargı Paketi’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte cezaevlerinde tahliye süreci başladı. Deprem kaynaklı öldürme suçları kapsam dışı bırakılırken, 31 Temmuz 2023 ve öncesinde işlenen suçlar nedeniyle hüküm giyenler için kapalı cezaevinden açık cezaevine ya da denetimli serbestliğe üç yıl daha erken geçiş imkânı tanındı. Düzenleme kapsamında ilk etapta 55 bin, birkaç ay içinde ise yaklaşık 115 bin kişinin ceza infaz sisteminden çıkması bekleniyor. İzmir’de de bu çerçevede kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan 349 hükümlü açık cezaevlerine nakledilirken, açık cezaevinde bulunan ve yasal kriterleri karşılayan bin 318 hükümlü tahliye edildi. Kitlesel tahliyelerin toplum düzeni, suç algısı ve kamu güvenliği üzerindeki olası etkileri ise akademik çevrelerde tartışma konusu olurken, sosyologlar süreci Son Mühür’e değerlendirdi.

“Korku ve iyimserlik ikiliği…”

Konuyu kriminolojik veriler ışığında yorumlayan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Toplumsal Yapı ve Değişme Ana Bilim Dalı Öğretim üyesi Dr. Cem Özdemir, “Bu tür kitlesel düzenlemelerde kritik ihtiyaç: bağımsız veri, etki değerlendirmesi ve politika geri-besleme döngüsüdür. “Bağımsız kriminoloji” ekosistemi güçlü olan ülkelerde tahliye sonrası yeniden suç işleme, mağduriyet, yerel yoğunlaşma, denetim performansı gibi göstergeler düzenli ölçülür ve bağımlılık tedavisi, istihdam, konut gibi programlar etki analizine göre revize edilir. Bağımsız kurumsal kapasite zayıfsa politika tartışması ‘korku ve iyimserlik’ ikiliğine sıkışır ve uygulama sorunları erken yakalanamaz. Kamuoyu, anekdotlarla yönlenir; en önemlisi, hangi müdahalenin işe yaradığı sistematik biçimde ayrıştırılamaz. Bu nedenle, kitlesel tahliye ya da denetimli serbestlik genişlemesi gibi adımların toplumsal etkisini sağlıklı yönetebilmek için, bağımsız kriminolojik veri altyapısı ve değerlendirme kültürü doğrudan bir “kamu güvenliği” meselesidir” ifadelerini kullandı.

“Toplumda panik durumu yaratacaktır”

“Toplumda panik durumu yaratacaktır”

“Söz konusu düzenlemeye ilişkin olarak kriminoloji açısından “toplum düzeni” etkisi, üç ana kanaldan okunabilir” sözleriyle devam eden Özdemir, “Öncelikle, salınan 50 bin kişi toplum düzenini nasıl etkiler? Toplumu oluşturan bireylerin suç algısı ve bununla birlikte güvenlik algısı kısa dönemlidir. Yani suç algısı süreklilik göstermez çok sık değişir, bu sebeple 11. Yargı Paketi değişikliği kısa süreli olarak toplumda bir panik durumu yaratacaktır. Özellikle medya haberleri ile birlikte bu bir ‘Ahlaki Panik’ dediğimiz bir durumun yaşanmasına neden olacaktır ve şu anda olmaktadır. Tahliyeler belirli ilçelerde/topluluklarda yoğunlaşırsa, rutin faaliyetler ve “fırsat yapıları” üzerinden bazı suç türlerinde yerel düzeyde artış görülebilir. Bu artış, çoğu zaman “genel suç patlaması” şeklinde değil; belirli suç tipleri ve belirli alanlar biçiminde olur. Örneğin her ne kadar yargı paketi ile ‘Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı kasten öldürme, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı kasten öldürme, kadına karşı kasten öldürme’ kapsam dışında bırakılmasına rağmen iki kadın cinayetinin bu kişiler tarafından işlendiğine ilişkin haberler okuduk” ifadelerini kullandı.

“Bakanlığın destekleyici adımlar atması lazım”

“Toplum düzenini belirleyen şey, tahliye sayısından çok şu faktörlerle ve koşullarla ilişkilidir” sözleriyle devam eden Özdemir, şunları aktardı: “Denetimli serbestlikte vaka yükü, barınma ve istihdam erişimi, bağımlılık tedavisi ve ruh sağlığı sürekliliği, aile içi şiddet riski olan durumlarda sosyal hizmet koordinasyonu. Söz konusu değişiklikle ilgili bilgi sahibi olduğumuz böyle bir hazırlık süreci olmadığı ve bu çok büyük bir yük getirecek ve rehabilitasyon ve suçun tekrar işlenmesini engelleme süreçlerini sekteye uğratacağını düşünebiliriz. Her ne kadar Denetimli Serbestlik müdürlüğü ve hapishanelerdeki uzmanların zor koşullarda çok büyük bir emek verdiğini görsek de Adalet Bakanlığı’nın bu konuda destekleyici adımlar atması elzemdir.”

“Tek tip rehabilitasyon genelde başarısız olur”

Kapsamlı af ve erken salıverme düzenlemeleri, iyi tasarlanmazsa mağdur odaklı adalet algısı, “Yakalanma–ceza kesinliği” algısı ve kurumlara güveni zayıflatabileceğini de sözlerine ekleyen Özdemir, “Bu, doğrudan ‘herkes suça yönelir’ anlamına gelmez; ama normlara bağlılık ve meşruiyet üzerinden dolaylı etkiler üretebilir. Cezaevinde ıslah edilmeme ihtimallerine karşılık, topluma nasıl ayak uyduracaklar, nasıl ıslah edilecekler? Kriminoloji burada ıslahı tek bir olay değil suçtan uzaklaşma süreci olarak ele alır. Asıl odaklanmamız gereken nokta: Ceza infaz kurumlarının kişiyi topluma kazandırma süreçlerine ne kadar hazırladığıdır. Aksi durumda, düşük riskli kişiyi gereksiz denetime sokup etiketlenme ve sistemle sürtüşmeyi artırma riski doğar. Tahliye sonrası tedavi kesilirse, özellikle madde bağımlılığında yeniden suça temas ve sağlık riskleri artabilir. Tabi ki bu salınan kişiler bu süreci daha önceden öğrenmiş olabilirler ama toplumsal hayata dönüş için ne kadar hazırlıklı olduğu meçhuldür. İlk 30–90 gün kırılgan dönemdir: barınma yoksa rutin kurmak zorlaşır; iş yoksa gerilim artar. “Herkes beni suçlu görüyor” algısı, özellikle iş bulma ve aidiyet üzerinde yıkıcıdır; bu da geri dönüşü kolaylaştırır. Suç tipine göre müdahale farklılaşmalıdır; “tek tip” rehabilitasyon çoğu zaman başarısız olur” dedi.

Suç oranları artar mı? Belirleyici faktörler ne?

Yaşanan sürecin sonunda toplumda suç oranlarının artıp artmayacağına dair de soruları yanıtlayan Özdemir, “Literatürde genel eğilim, insan davranışında daha belirleyici olan, cezanın ağırlığından çok yakalanma ve yaptırımın kesinliği ya da öngörülebilirliği algısıdır. Dolayısıyla “erken çıkma” haberleri tek başına her zaman otomatik suç artışı yaratmaz; fakat yaptırımın öngörülebilirliğini zayıflatırsa risk doğurur. Bu paketin stratejik olarak hazırlandığını görüyoruz. O da ceza infaz kurumlarındaki artan nüfusu azaltmak, bu da topluma en az zarar verecek şekilde nasıl yapılabilirse bunun üzerinde durulmuş gibi gözüküyor. Suç oranı üzerindeki net etkiyi belirleyecek olan şey, erken çıkıştan çok denetimli serbestlik birimlerinin vaka yükü, bağımlılık/psikososyal destek altyapısı, istihdam ve barınma piyasasının emici kapasitesi, riskli gruplara dönük hedefli programların varlığı olacaktır. Bu bileşenler zayıfsa “nasıl olsa çıkıyorum” algısı değilse bile, fiilî kontrol ve destek eksikliği suç riskini artırabilir” mesajı verdi.

“Son olarak, bu geniş kapsamlı tablo bizi daha yapısal bir meseleye götürmektedir: Türkiye’de bağımsız ve kurumsallaşmış bir kriminoloji disiplininin yokluğu” vurgusu da yapan Özdemir, “Bu altyapı olmadığında, ceza politikası ya aşırı güvenlikçi korkular ya da aşırı iyimser beklentiler arasında savrulur. Asıl soru şudur: Artan cezalarla daraltılan risk alanları ile denetimli serbestlikle yönetilen infaz süreci arasında tutarlı, veri temelli bir denge kurulabilecek mi? Bu denge, yalnızca hukuk metinleriyle değil, güçlü bir kriminolojik bilgi altyapısıyla mümkün olacaktır” diye konuştu.

TUMED’den “cezasızlık algısı” uyarısı

TUMED’den “cezasızlık algısı” uyarısı

İzmir Toplumsal Uyuşturucu ile Mücadele Derneği (TUMED) Bağımlılık Danışmanı Sosyolog Duygu Tör de şu açıklamalarda bulundu: “Cezasızlık algısı diye bir şey var… Toplumda ne yazık ki ‘Yaptıkları yanına kar kalıyor’ gibi bir düşünce var. Peki, tahliye edilenler dışarıdaki hayata hazır mı? O insanlar oradan gerçekten rehabilite edilerek mi çıktı yoksa hala ‘suç makinesi’ olarak mı? İki şeyi ayırt etmek gerekiyor: Gerçekten kader mahkumu olan insanlar var ancak suç potansiyeli yüksek insanlar da var… Ben şahsi açıdan af karşıtı birisiyim. Bu durumun ne olursa olsun toplum üzerinde bir korku yarattığı kanısındayım. Toplumlar, adalet duygusuyla ayakta kalabilir. Vicdan duygusunun yüksek olması gerekiyor. O yüzden bu süreci çok da doğru bulmuyoruz. Bu insanların ilk önce rehabilite olması şart. En azından suça geri dönüş bu şekilde önlenebilir. Aynı zamanda adli psikolog görevim var. Burada da şu soru çıkıyor: Herkes eşit şekilde korunuyor mu? Cezalar eşit mi? Bizim bu sorulara cevap vermemiz, baştan sona bu süreci incelememiz lazım.”

Muhabir: Yağmur Daştan