Son Mühür/ Emine Kulak- CHP’de yaşanan mutlak butlan kararı sonrası partisinden istifa ederek siyasi hayatına bağımsız devam eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın yeni parti seçip seçmemesi konusunda belirsizliği devam ediyor. İzBB Başkanı Cemil Tugay, partisinden istifa ederken Özgür Özel ile yol yürüyeceğini açıklamıştı. Özel’in önderliğinde Yeni Parti kurulsa da Tugay, seçimini henüz Yeni Parti’den yana yapmadı. Tüm yaşananların gölgesinde yeni bir iddia ortaya çıktı. Cemil Tugay’ın 14 Ağustos’ta AK Parti saflarına katılacağı öne sürüldü. İzmirli vatandaş bu iddiaları değerlendirerek yorumlarını sosyal medya platformu üzerinden yapmaya devam ediyor. Bir kısım İzmirli AK Parti’ye geçildiğinde hizmet gelecek yorumları yaparken, bir kesim ise Tugay, bunu İzmir’e yapmamalı şeklinde ifade kullanıyor.

Siyaset Bilimci Zekiye Seda Sönmez, Cemil Tugay’ın parti değiştirmesi halinde İzmirlilerin nasıl etkileneceğini değerlendirdi.

İzmir Bornova'da orman yangını! Alevlerle mücadele devam ediyor
İzmir Bornova'da orman yangını! Alevlerle mücadele devam ediyor
İçeriği Görüntüle

“İki farklı demokrasi anlayışı bulunmaktadır”

İzmir kamuoyunun ikiye bölünmesinin şaşırtıcı olmadığını söyleyen Sönmez, “Bence bu tartışmayı yalnızca "Cemil Tugay AK Parti'ye geçer mi, geçmez mi?" sorusu üzerinden okumak eksik olur. Asıl tartışma, bir büyükşehir belediye başkanının seçildiği siyasal kimlikten ayrılarak ideolojik olarak farklı bir partiye geçmesinin demokratik temsil, siyasal meşruiyet ve seçmen iradesi açısından ne ifade ettiğidir. İzmir'de kamuoyunun ikiye bölünmesi de aslında bu nedenle şaşırtıcı değildir. Çünkü burada karşı karşıya gelen iki farklı demokrasi anlayışı bulunmaktadır. Bir kesim hizmet odaklı pragmatik bir yaklaşımla değerlendirmektedir. Bu görüşe göre, belediye başkanının merkezi iktidarla aynı siyasi çizgide yer alması yatırım süreçlerini hızlandırabilir, bürokratik koordinasyonu kolaylaştırabilir ve özellikle son iki yıllık süreçte İzmir'in kronikleşen altyapı ve ulaşım sorunlarının çözümüne katkı sağlayabilir. Bu yaklaşım, kamu yönetiminde etkinlik ve sonuç üretme kapasitesini öncelemektedir. Diğer kesim ise konuya demokratik temsil ve siyasal etik açısından yaklaşmaktadır. Bu bakış açısına göre seçmenler yalnızca Cemil Tugay'a değil, aynı zamanda onu aday gösteren siyasi partiye, o partinin programına ve temsil ettiği ideolojik çizgiye oy vermiştir. Dolayısıyla seçimden sonra ideolojik olarak farklı bir partiye geçiş, hukuken mümkün olsa bile siyasal meşruiyet ve temsil ilişkisi bakımından ciddi tartışmalar doğurabilir. Buradaki temel kaygı, seçmenin sandıkta ortaya koyduğu iradenin seçim sonrasında farklı bir siyasal zemine taşınmasıdır” dedi.

“Parti değiştirme temsil ilişkisini etkileyen kurumsal bir gelişmedir”

Tartışmanın yalnızca parti değişikliği olmadığını söyleyen Sönmez, “Siyaset bilimi literatürü de bu tartışmayı açıklayabilecek önemli kavramlar sunmaktadır. Hanna Pitkin, temsilin yalnızca hukuki bir yetkilendirme değil, seçmen ile temsilci arasında kurulan bir güven ilişkisi olduğunu belirtir. Bernard Manin ise seçimlerin yalnızca yöneticileri belirlemediğini, aynı zamanda seçmen ile temsilci arasında siyasal bir sözleşme oluşturduğunu ifade eder. Bu nedenle seçmenin oy verdiği siyasal kimliğin görev süresi içinde köklü biçimde değişmesi, hukuki açıdan mümkün olsa bile demokratik meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirebilir. Öte yandan Robert Dahl'ın çoğulcu demokrasi anlayışı, demokratik meşruiyetin yalnızca seçimlerin yapılmasına değil, vatandaşların tercihlerini etkili biçimde yönetime yansıtabilmesine bağlı olduğunu vurgular. Bu açıdan bakıldığında tartışma yalnızca bireysel bir parti değişikliği değil, seçmen iradesinin nasıl yorumlanacağı meselesidir. Aynı şekilde Giovanni Sartori, siyasal partileri sadece seçim organizasyonları değil, demokratik temsilin kurumsal taşıyıcıları olarak görür. Bu nedenle parti değiştirme, bireysel bir kariyer kararı olmanın ötesinde temsil ilişkisini etkileyen kurumsal bir gelişmedir” ifadelerine yer verdi.

“Gerekçe birinci yönetimde etkinliği, ikincisi ise temsilin sürekliliğini esas almaktadır”

Parti değişikliğinin uzun vadede demokratik kültür açısından tartışmalı sonuçlar doğurabileceğini söyleyen Sönmez, “İzmir'i diğer şehirlerden ayıran temel unsur ise kentin siyasal sosyolojisidir. Seymour Martin Lipset ve Stein Rokkan tarafından geliştirilen Toplumsal Bölünmeler, seçmen davranışlarının yalnızca güncel siyasi gelişmelerle değil, tarihsel olarak oluşmuş toplumsal ayrışmalarla şekillendiğini ortaya koymaktadır. İzmir'de oy verme davranışı uzun yıllardır büyük ölçüde sınıf, merkez-çevre ilişkileri, laiklik-dindarlık ekseni, eğitim düzeyi, kentleşme deneyimi ve yaşam tarzı tercihleri üzerinden şekillenmektedir. Bu nedenle İzmir'de belediye başkanının farklı bir siyasi partiye geçmesi, yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, kentin siyasal kimliğini ilgilendiren sembolik bir gelişme olarak algılanmaktadır. Bu nedenle bugün İzmir'de görülen ayrışma, aslında bir kişiye ilişkin değildir. Bir grup seçmen, kamu hizmeti ve yatırım kapasitesini öncelerken diğer grup, demokratik temsilin korunmasını ve sandıkta verilen yetkinin siyasal sadakat çerçevesinde sürdürülmesini savunmaktadır. Her iki yaklaşımın da demokratik bir gerekçesi bulunmaktadır. Birincisi yönetimde etkinliği, ikincisi ise temsilin sürekliliğini esas almaktadır. Ancak demokratik hukuk devletlerinde kamu hizmetlerinin belirli bir siyasi partiye geçiş karşılığında daha etkin sunulabileceği yönünde bir algının oluşması da ayrıca dikkatle değerlendirilmelidir. Kamu hizmetlerinin anayasal eşitlik ilkesi gereği tüm vatandaşlara ve tüm yerel yönetimlere siyasi tercihlerinden bağımsız olarak sunulması esastır. Bir kentin yatırım almasının parti değişikliğiyle ilişkilendirilmesi, uzun vadede demokratik kültür açısından tartışmalı sonuçlar doğurabilir” dedi.

"Bu sorular, yalnızca İzmir'e özgü değildir”

Parti değişikliği gündeme geldiğinde sorulan tüm soruların siyaset teorisinin en önemli tartışmalarından biri olduğunu söyleyen Sönmez, “Sonuç olarak, İzmir'in bugün "ikiye bölünmesi" yalnızca Cemil Tugay üzerinden açıklanabilecek bir durum değildir. Asıl tartışma, temsil demokrasisinin temel sorularından birini yeniden gündeme getirmektedir: Seçilmiş bir belediye başkanı, seçimde aldığı temsil yetkisini ideolojik olarak farklı bir siyasal zemine taşıdığında, bu yetkinin gerçek sahibi kimdir? Temsilci mi, parti mi, yoksa sandıkta iradesini ortaya koyan seçmen mi? Bu nedenle konuya günlük siyasi polemiklerin ötesinde bakmak gerekir. Tartışılan esas mesele, bir belediye başkanının kişisel siyasi geleceğinden çok, demokratik temsilin sınırları, siyasal etik, seçmen iradesi ve yerel demokrasinin meşruiyetidir. İzmir gibi güçlü siyasal kimliği bulunan bir kentte bu tartışmanın geniş yankı uyandırması da tam olarak bu tarihsel ve sosyolojik arka planın doğal bir sonucudur. Bu sorular, yalnızca İzmir'e özgü değildir. Temsil demokrasisinin doğduğu günden bu yana siyaset teorisinin en önemli tartışmalarından biri olmuştur. Bir tarafta seçilmiş temsilcinin görev süresi boyunca bağımsız karar alma hakkını savunan yaklaşım bulunmaktadır. Diğer tarafta ise temsil yetkisinin kaynağının seçmen olduğu ve bu yetkinin seçim sırasında ortaya konulan siyasal tercih çerçevesinde kullanılmasının demokratik meşruiyetin temel şartı olduğunu savunan görüş yer almaktadır. Bugün İzmir'de yaşanan tartışma da aslında bu iki demokratik yaklaşımın güncel bir yansımasıdır” diye konuştu.

“İzmir'de siyasal rekabet yalnızca partiler arasında yaşanmamakta”

İzmir’de siyasal rekabetin yaşam tarzları, kültürel kimler ve tarihsel aidiyetler arasında şekillendiğini söyleyen Sönmez, “Kanaatimce, İzmir kamuoyunda ortaya çıkan iki farklı yaklaşımın da kendi içinde anlaşılabilir gerekçeleri bulunmaktadır. "AK Parti'ye geçsin, iki yılda İzmir'i değiştirsin" diyenlerin temel argümanı, merkezi yönetim ile yerel yönetim arasında kurulacak siyasi uyumun yatırım süreçlerini hızlandıracağı, bürokratik koordinasyonu artıracağı ve uzun yıllardır çözülemeyen altyapı, ulaşım, kentsel dönüşüm, çevre sorunlarının daha kısa sürede çözülebileceğidir. Buna göre bir yönetimin başarısı, ürettiği hizmet, yatırım ve kamu politikalarının etkinliği üzerinden değerlendirilir. Buna karşılık "İzmir'e bunu yapmamalı" diyen kesim ise meseleyi sonuçlardan ziyade demokratik temsilin niteliği üzerinden okumaktadır. Bu bakış açısına göre seçmen, yalnızca Cemil Tugay'ın şahsına değil, onu aday gösteren siyasi partinin programına, ideolojik çizgisine ve siyasal kimliğine oy vermiştir. Dolayısıyla seçim sonrasında ideolojik olarak farklı bir partiye geçilmesi, hukuken mümkün olsa bile demokratik temsilin ruhu bakımından ciddi bir meşruiyet tartışmasını beraberinde getirebilir. Dolayısıyla bugün İzmir'de karşı karşıya gelen iki farklı siyasal yaklaşımın biri tamamen doğru, diğeri tamamen yanlış değildir. Aslında biri yönetimde etkinliği, diğeri ise demokratik temsilin sürekliliğini savunmaktadır. Tartışmanın bu kadar büyümesinin nedeni de tam olarak budur. Ancak İzmir'i Türkiye'deki diğer büyükşehirlerden ayıran çok önemli bir özellik bulunmaktadır. İzmir'de siyasal rekabet yalnızca partiler arasında yaşanmamaktadır aynı zamanda yaşam tarzları, kültürel kimlikler ve tarihsel aidiyetler arasında da şekillenmektedir. Bu nedenle burada verilen oy, çoğu zaman yalnızca belediye hizmetlerine ilişkin bir tercih değil, aynı zamanda bir kimlik beyanı niteliği taşımaktadır” ifadelerine yer verdi.

“AK Parti'ye geçerse İzmir hizmet alır" şeklindeki yaklaşım da dikkatle değerlendirilmelidir”

Parti değişikliği gündeminde ortaya çıkan tepkinin , seçmenin uzun yıllar inşa ettiği siyasal aidiyete yönelik olduğunu söyleyen Sönmez, "Toplumsal Bölünmeler Kuramı" tam da bu durumu açıklamaktadır. Bu kurama göre modern demokrasilerde seçmen davranışı yalnızca ekonomik beklentilerle değil, tarih boyunca oluşmuş toplumsal fay hatları üzerinden şekillenir. Dolayısıyla İzmir'de belediye başkanının ideolojik olarak farklı bir partiye geçmesi, yalnızca bireysel bir siyasi tercih olarak algılanmamaktadır. Bu gelişme, birçok seçmen tarafından kentin yıllardır oluşturduğu siyasal kimliğin ve temsil ettiği değerler bütününün değişmesi olarak okunmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan tepki yalnızca güncel siyasete değil, aynı zamanda seçmenlerin uzun yıllar boyunca inşa ettikleri siyasal aidiyete yöneliktir. Öte yandan "AK Parti'ye geçerse İzmir hizmet alır" şeklindeki yaklaşım da dikkatle değerlendirilmelidir. Demokratik hukuk devletlerinde kamu hizmetlerinin belirli bir siyasi tercihe bağlı olarak sunulduğu yönünde oluşabilecek bir algı, eşit vatandaşlık ilkesi bakımından son derece hassas bir konudur. Devletin görevi, hangi partiye oy verilmiş olursa olsun tüm vatandaşlara ve tüm yerel yönetimlere eşit kamu hizmeti sunmaktır. Eğer kamuoyunda yatırımların ancak siyasi uyum sayesinde gerçekleşebileceği yönünde güçlü bir kanaat oluşursa, bu durum uzun vadede demokratik kültürün ve kurumsal güvenin zedelenmesine yol açabilir. Çünkü demokrasi, yalnızca seçimlerden ibaret değildir aynı zamanda kamu kaynaklarının eşitlik, tarafsızlık ve hukukun üstünlüğü ilkeleri doğrultusunda kullanılmasını gerektirir” diye konuştu.

“İzmir'in ikiye bölünmüş görünmesi şaşırtıcı değildir”

Bir kesimin öncelik hizmettir derken bir kesimin öncelik temsil iradesidir dediğini belirten Sönmez, “Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta ise siyasal güven meselesidir. Temsil ilişkisi yalnızca hukuki bir ilişki değildir aynı zamanda seçmen ile temsilci arasında kurulmuş psikolojik ve ahlaki bir güven sözleşmesidir. Seçmen, sandıkta yalnızca bir yöneticiyi değil, kendi adına belirli değerleri savunacak bir temsilciyi seçtiğine inanır. Eğer bu temsil ilişkisinin seçim sonrasında köklü biçimde değiştiği düşünülürse, yalnızca ilgili siyasetçiye duyulan güven değil, demokratik kurumlara duyulan güven de zayıflayabilir. Temsil demokrasisinin en önemli dayanaklarından biri olan siyasal güvenin aşınması ise uzun vadede seçmenlerin demokratik katılımını ve kurumlara olan inancını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle tartışmayı günlük siyasi polemiklerin ötesinde değerlendirmek gerekir. Mesele yalnızca Cemil Tugay'ın hangi partiye geçeceği ya da geçip geçmeyeceği değildir. Asıl mesele, Türkiye'de yerel demokrasinin nasıl işleyeceği, seçmen iradesinin hangi sınırlar içerisinde korunacağı ve temsil yetkisinin hangi etik ilkeler çerçevesinde kullanılacağıdır. İzmir'in bugün ikiye bölünmüş görünmesi de aslında bu nedenle şaşırtıcı değildir. Çünkü kentte yaşanan ayrışma bir kişiye ilişkin olmaktan çok, demokrasi anlayışına ilişkindir. Bir kesim "öncelik hizmettir" derken, diğer kesim "öncelik temsil iradesidir" demektedir. Her iki yaklaşımın da kendi içinde demokratik gerekçeleri bulunmaktadır. Ancak demokratik sistemlerin uzun vadeli istikrarı açısından önemli olan, bu tartışmaların hukukun üstünlüğü, siyasal etik ve demokratik meşruiyet ilkeleri çerçevesinde yürütülmesidir” dedi.

“Bu tartışmanın gerçek muhatabı yalnızca Cemil Tugay değildir”

Tartışmanın tabanında Türkiye’deki temsil demokrasinin geleceği bulunduğunu belirten Sönmez, “Son tahlilde, bu tartışmanın gerçek muhatabı yalnızca Cemil Tugay değildir. Tartışmanın merkezi, Türkiye'de temsil demokrasisinin geleceği bulunmaktadır. İzmir bugün yalnızca bir belediye başkanının olası parti değişikliğini konuşmuyor aynı zamanda seçmenin verdiği vekaletin sınırlarını, siyasal sadakatin anlamını, yerel yönetimlerde demokratik etik ilkelerini ve temsil ilişkisinin nasıl korunması gerektiğini tartışıyor. Bu nedenle İzmir'de yaşanan ayrışmayı geçici siyasi polemik olarak değil, Türkiye demokrasisinin kurumsallaşma sürecine ışık tutan önemli bir siyasal gösterge olarak okumak daha doğru olacaktır” diye konuştu.

Muhabir: Emine Kulak