Bugüne değin 31 Avrupa ülkesine ayak basmışlığım var.Suriye’de bir haftam, İran’da bir ayım geçti.En uzun süre kaldığım ülkeler Polonya, İtalya ve Belçika oldu. Gittiğim her ülkenin beni en çok heyecanlandıran adresleri müzeler, kütüphaneler ve özellikle de meydanlardı. Her kentin meydanında bir fotoğraf çektirmeyi de gezginliğin ilkelerinden biri saydım. Ama ara sokakları da hiç mi hiç ihmal etmem.

En çok etkilendiğim kentler ise Roma, Floransa, Üsküp, Atina, Paris, Tiran, Kiev, Tiflis ve İran’ın değişik kentleri oldu. Floransa, Üsküp ve İran’daki heykel çokluğu beni bu kentlere tutsak yaptı adeta. Çünkü sanat disiplinleri içinde beni en çok cezbeden oldum olası hep heykel olmuştur.

İslam ülkesi olmasına karşın İran’ın Tebriz, Isfahan, Şiraz, Tahran, Erdebil, Nişabur ve Meşhed kentlerinde gördüğüm heykeller beni hem şaşırttı hem de o kentlerin tutkunu hâline getirdi.Heykel, bulunduğu kente apayrı bir kimlik ve anlam kazandırıyor çünkü.

İran bilimin ve sanatın her dalında başarılı sonuçlar alan bilimsever- sanatsever insanların ülkesi. Heykel konusunda da Floransa ile organik ilişkileri olduğunu Tebriz’deyken öğrenmiştim.Buradaki devasa kütüphaneleri ne Atina ne Üsküp ne Sofya ne de Tiran’da gördüm.

İran şeriat yönetimi altında ama kütüphanelerde dergi ve kitap okuyan mollalarıyla da dikkatimi çeken bir ülke. Bizde herhangi bir halk kütüphanesinde dergi/gazete ya da roman okuyan imama hiç rastlamadım ben bugüne değin.

İranlıları eşiyle birlikte sinema kuyruğuna girmişkende gördüm. Müzeleri, türbeleri ailece ziyaret ederken,çoluk çocuk piknik yaparken de imrenilecek kadar ölçülüydüler.

Her şeyden önce çok nazik insanlar. Son derecede konukseverler. Öğrenci, öğretmen, bakkal, kasap, doktor, manav, şoför, eczacı… Her biri şiirin ve edebiyatın âşığı insanlar.Bir de tertemizler. Gidin, görün, hak vereceksiniz bana.

Asıl konuma gelince…

Gördüğüm kentlerin meydanları, caddeleri, sokakları da kendileri gibi tertemizdi. Çünkü yere bir şey atmamayı öğrenmişler. Piknik yaptığım Horasan topraklarındabenim gibi piknik yapan ailelere rastladığımda, ‘Merhaba’ der demez uzatılan yiyecek ve içeceğe tanık olmuştum. Bir de yanlarında bulundurdukları bez torbalara... Çöplerini ona boşaltıyorlardı. Tek bir sigara izmaritine bile rastlamamıştım.

İzmir’den Çanakkale’ye giderken Dikili sonrasındakiyol çatıdan Sarımsaklı’ya doğru üç kilometre yürüyecek olursanız yolun sağının ve solunun kırık bira şişeleri, iğrenç izmaritler, her türden çer çöple kaplı olduğunu görürsünüz. Adam-ya da kadın- aracındaki küllüğü resmen asfalta boşaltmış. Öyle çok ki bu manzaralar…

Cumartesi pazar günleri de Karşıyaka’nın ve Alsancak’ın deniz kıyısına ya da yeşil alanlarına gidip dolaşacak olursanız çimenlerin üstünde kilolarca çekirdek kabuğuna tanık olursunuz.

Vapurla Karşıyaka’dan Konak’a giderken iskeleye yakın bir yerde denize şöyle bir bakın lütfen… Suyun üstündeki çer çöpün tiksinti verici boyutta olduğunu görürsünüz.

Oysa çöp kutuları var. Koca koca konteynerler var. Hatta hemen her yerde siyah çöp poşetleri asılmış direklere.

Gereğinden çok fazla camimiz olmasına, o camilerde ahlak ve temizlikten sıklıkla söz edilmesine karşın neden bizim insanımız hocalara kulak vermez, nedenbedenineverdiği önemi yaşadığı kente göstermez, şaşarım.

Çünkü eğitimsiz bir toplumuz. Pardon topluluk!

***

Nefes alıp verdikçe rahatlıyoruz. Bunu sadece doktorlar bilmez. Biz de biliriz.

Yollar da bizim gibi nefes alıp vermekte. Sıcak nasıl kavuruyorsa soğuk havalar da toprağı üşütmekte/büzüştürmekte. Yağmur yağınca da ihtiyacı kadar olanını emmekte, fazlasını toprağın derinliklerine göndermekte.

Yol, tabii ki topraksa ya da granit parke taşıyla döşeliyse…

Peki, asfaltsa?

Yaz mevsiminin dayanılmaz sıcaklarında o asfalt erimez mi?

Yağan, özellikle de şiddetli yağan yağmurlarda üzerinde su biriken yollardan geçen araçların üzerimize sıçrattığı çamurlu sulardan hangi birimiz rahatsız olmuyor?

Oysa granit parke taşıyla döşeli yollarda o sular yüzeyde kalmayıp taşların arasındaki boşluklardan toprağın derinliklerine sızmakta, minik göletlerin oluşmasına fırsat vermemekte.Bunu bir kentin belediye başkanı bilir ya da bilmez ama fen işlerinde çalışanlar bilir. Başkanı da bilgilendirirler ki yanlış işler yapılmasın.

Ne yazık kiBergama’da böyle bir iletişimsizlik yaşanıyor bugünlerde. Belediyenin üst düzey yöneticileri, asfalt yolların kente daha çok yakışacağını düşünüyor olabilir. Parke taşıyla döşeli yollardan geçen araçların lastik seslerinden rahatsızlık duyabilirler.

Ama bu tür kararları verirken kentin tarihsel ve kültürel kimliğini de dikkate almak gerekiyor. Bergama sıradan kentlerden biri değil çünkü. Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Onun hiçbir yere benzemeyen dokusuna zarar vermeden yapılan her türden yeniliğe ‘evet’ ama yüzyıllar öncesine dayanan duruşuna hiç yakışmayan görüntülere de ‘hayır’ demek gerekiyor.

Anket yapılıp bu karar alındıysa bile ilçe merkezine giden taş döşeli yolun asfaltlanması, bence kocaman bir yanlış.Bu kente gelenler, tarih kitaplarından öğrendikleri Bergama’yı görmeye geliyor çünkü. Tarihimizi bizden iyi bilen turistleri düş kırıklığına uğratmayalım lütfen.

Demem o ki, vakit geçirmeden ve gelecekte ağır eleştirilerin hedefi olmadan o asfaltın sökülüp ana yolun yeniden parke taşla döşenmesinde sayısız yarar var.

Başkanımızın sağduyusuna güveniyorum. Çünkü, sonuçta doğma büyüme Bergamalı. Tarihçi Eyüp Ateş’in öğrencisi…

Geçenlerde Frankfurt’ta yaşayıp Bakırçay havzasında zeytinlik almaya gelen Meriç kardeşim ve mimar komşusuGerhard ile günübirliğine bir Bergama turu yaptık. O gezideGerhard’ın mimari yaklaşımı sayesinde asfaltla granit parke taşı arasındaki kültür farkını bir kez daha kavradığımı söylemeliyim.

Bergama’ya olan aşkım, asfaltın gergin yüzüyle karşılaşmamı reddediyor sanki.