Son Mühür / Osman Günden - Son Mühür Televizyonu'nda yayımlanan Sıcak Bakış programına konuk olan Aile ve Çift Terapisti, Yazar Semra Aydın, Tunç Erciyas'ın "Zihni yenilemek gibi, yeni yıla girerken bir metot var mı? Temiz bir sayfa açıyoruz madem, zihnimizi de yenileyebilir miyiz? Bu mümkün mü?" gibi sorularını yanıtladı.
Umutsuzluğa kapılma...
Aydın, zihni yenilemenin mümkün olduğunu, ancak bunun yalnızca irade gücüne indirgenmemesi gerektiğini vurguladı:
“Zihni yenilemek; her pazartesi, her ay ya da her yıl başında hepimizin yapmak isteyip zorlandığı bir süreç. ‘Başlayamıyorum, demek ki tembelim, iradesizim’ diye kendimizi suçladığımızda, aslında derindeki psikolojik dinamikleri gözden kaçırıyoruz. Bu durum çoğu zaman bir ‘kimlik’ meselesine dönüşüyor. ‘Ben yeterli miyim, yetersiz miyim?’ sorusu, farkında olmadan devreye giriyor. Çocuklukta bize sürekli ‘Sen zaten hedef koyamazsın, başladığını bitiremezsin’ mesajı verildiyse, yetişkinlikte de hedef belirlerken yoğun kaygı ve kaçınma yaşayabiliyoruz.”
Kendini tanı!
Aydın, değişim sürecinin temel adımının “kendini tanımak” olduğunu hatırlattı:
“Çocukken yetişkinlerin bize davranma biçimi ve hissettirdikleri duygular, ileriki yaşlarda ‘şema’ adını verdiğimiz kalıp inançlara dönüşüyor. Şemalar, aslında hayatta kalmak için geliştirdiğimiz senaryolar. Beynimiz şöyle çalışıyor: Büyüdüğümüz evde öğrendiğimiz ilişkilenme biçimini, yetişkinlikte de tehlikeye karşı bir uyarı sistemi gibi kullanıyor. Yeni bir şeye başlamak, ilişkileri yenilemek, alışkanlıkları değiştirmek istediğimizde; farkında olmadığımız bu şemalar bir tür ‘gizli fren’ görevi görebiliyor. Öğrenilmiş çaresizlik de bunlardan biri. ‘Ne yaparsam yapayım değişmez’ inancı, adım atmamızı engelliyor.”
Öğrenilmiş çaresizlik...
“Zorlandığımız her durumda genellikle üç tepki veririz: Teslim oluruz, direniriz ya da aşırı kontrol etmeye çalışırız. Teslim olduğumuzda, ‘Ben zaten en fazla bu kadar yapabilirim’ deriz.
Burada şunun altını çizmek çok önemli: Şemalar bir kusur ya da eksiklik değil; bizi korumaya çalışan savunma mekanizmalarıdır. Beynin çok güçlü bir tarafı var: Nöroplastisite sayesinde kendini değiştirebilen, yeni bağlantılar kurabilen bir organ. Bugün kendimle ilgili yeni bir karar alıp, hayatımın senaryosunu yeniden yazmaya başlayabilirim. Bunun için önce zihinsel blokajlarımı fark etmem, sonra da bunlara alternatif inançlar ve davranışlar geliştirmem gerekiyor. Değişim, bu farkındalıktan sonra başlıyor.”
Çocukluk travmalarımız hayatımızı etkiliyor...
Çocuklukta yaşanan deneyimlerin hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Aydın, ebeveynlere de şu hatırlatmalarda bulundu:
“Çocuk için ‘Zaten anlamaz, kavrayamaz’ denir ama pek çok duygusal travma çocuklukta yaşanır. Çocuğun yanında, onu değersiz hissettirecek ya da kendini yetersiz görmesine yol açacak mesajları tekrar etmek çok yıpratıcıdır. Doğduğumuz evler kimi zaman kaderimizi şekillendiriyor gibi görünse de, hiçbir aile tamamen sorunsuz değil. Anne babalarımızın da kendi travmaları ve yaralı yanları var. Eğer biz kendi şemalarımızı fark etmezsek, ‘Ben onlar gibi olmayacağım’ desek bile aynı döngüyü çocuklarımıza aktarabiliriz. Bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en büyük hediye, kendi travmalarıyla yüzleşmiş, duygusal açıdan daha sağlıklı bir yetişkin olmaya çalışmasıdır.”
Şemalarımız değişebilir!
Toplumda başarısızlık korkusunun arttığını, hedeflerin küçültüldüğünü ve ebeveynlerin de çocukların azmini istemeden bastırabildiğini belirten Aydın, şöyle devam etti:
“Anne babanın kendi şemaları, çoğu zaman farkında olmadan çocuklarına yansır. ‘Sen yapamazsın, senin yapın buna uygun değil’ gibi cümleler, çocuğun zihninde köklü inançlara dönüşür. Ebeveynlerin kendine şu soruyu sorması önemli: ‘Bana ilk kim bunu söylemişti? Yapamayacağımı ilk hangi ebeveynim, hangi otorite figürü söyledi?’
Başarıdan korkma, utanma ve görünür olmaktan çekinme gibi şemalar, kişiyi geri planda tutar. Hepimiz aynı mizaca sahip değiliz; kimimiz daha hassas, çekingen ya da içe dönük olabilir. Bu özellikler bir ‘hata’ değil, mizacın parçası. Mizaç, içinde yaşadığımız kültürle birleştiğinde, hayat standartlarımızı ve seçimlerimizi güçlü biçimde etkiler.”
Başarısızlıktan korkma...
“Bir kere, beş kere başarısız olabiliriz; bu, altıncı denemeye değmeyeceği anlamına gelmez. Vazgeçmemek elbette yorucu olabilir, ama bazen küçük bir yön değişikliği bile büyük fark yaratır. Danışanlarıma sık söylediğim bir şey var: ‘Ağaç değilsiniz.’ Yani kök salmış, asla yer değiştiremeyecek durumda değilsiniz. Bulunduğunuz yer sizi mutsuz ediyorsa, bir adım ileri atabilir, bir adım geri çekilebilir, yönünüzü değiştirebilirsiniz. İnsan olmak, kırılganlığımızla birlikte çok kıymetli. Değerimizi bilmek, hayatı ‘şerefli’ ve anlamlı bir yolculuğa dönüştürebilir.
Işığın kırıldığı yerden çıkması, Japon estetiğinde de insan psikolojisinde de anlamlıdır. Mevlânâ’nın dediği gibi: ‘Kırıldığın yerden büyürsün.’ Vazgeçmememiz gereken tek şey, biricik varlığımız ve hayallerimizdir.”
Kırıldığımız yerden büyürüz...
“Büyüdüğümüz ev çok zorlayıcı olmuş olabilir. Bazen de ilkokul öğretmenlerimizle yaşadığımız deneyimler, kendimizi yıllarca yetersiz hissetmemize yol açabiliyor; çünkü anne babadan sonra en çok zaman geçirilen figür öğretmen. Eğer sürekli kendimizi suçlayan, değersizleştiren bir iç sesimiz varsa ve kendimize eziyet ediyorsak, narsistik özellikleri baskın kişilerle ilişkilerden çıkmakta çok zorlanırız. Burada kilit nokta, kurban bilincinden çıkmak. Yani sadece başımıza gelenleri anlatmak yerine, ‘Ben bu döngüyü nasıl değiştirebilirim?’ sorusunu sormaya başlamak. Şemaları dönüştürmek çoğu zaman yalnız yapılacak bir iş değil; bu noktada ruh sağlığı profesyonellerinden destek almak, süreci hem güvenli hem de daha sürdürülebilir kılar.”
Diziler hayatımızın parçası oldu...
Diziler ve filmler üzerinden psikolojik etikete gitmenin sakıncalarına da değinen Aydın, şu uyarıda bulundu:
“Diziler ve filmler bazen farkındalık sağlayabilir ama aynı zamanda insanları kalıplara sıkıştırma riski de taşır. Etiketlere mesafeli durmayı önemsiyorum; çünkü kalıp yargılar çoğu kişiyi yaralıyor. ‘Kendini beğeniyor, demek ki narsist’ gibi genellemeler bilimsel olarak da doğru değil. Narsisizm, sadece kendini beğenmek ya da egosunu göstermekten ibaret değildir; çok daha karmaşık bir kişilik örüntüsüdür. Dizilerdeki dramatik anlatımlar, gerçek psikiyatrik tablolardan oldukça farklı olabilir.”
En kötü soru...
“‘Biz fakir miyiz?’ sorusu, çocuğun dünyasında çok ağır bir soru olabilir. Neden? Çünkü fakirlik ya da zenginlik, sadece ekonomik verilerle açıklanmaz; çocuk bunu çoğu zaman kendi değerine dair bir ölçüt gibi algılar. ‘Neye göre fakiriz, kime göre fakiriz?’ sorularını sormak gerekiyor. O gün karnı doyan bir çocuk, kendini güvende ve zengin de hissedebilir.
Çocuklar haberleri izliyor, ekonomideki iniş çıkışları görüyor; yoğun negatif bilginin içinde umutlarını kaybetmeleri çok kolay. Bu yüzden, başarı hikâyelerini anlattığını iddia eden ama çoğu zaman gerçeklikten kopuk olan dizileri ve filmleri de dikkatle seçmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu yapımlar, seyirciye ‘ya tamamen muhteşem olursun ya da değersizsin’ mesajını verebiliyor.”
Büyük hedefler...
Yeni yıl için hedef belirlerken soyut temennilerden çok, somut bir plan yapmanın önemli olduğunu belirten Aydın, şu önerilerde bulundu:
“Önce kendimle ilgili basit bir SWOT analizi yapabilirim. Bir kâğıda; güçlü yönlerimi, zayıf yönlerimi, önümdeki fırsatları ve tehditleri yazmak, hedefleri netleştirir. Ardından, ‘Önümüzdeki yıl bugün, bu saatte nerede olmak istiyorum?’ sorusuna yanıt arayabilirim. SMART hedefleri önemsiyorum; yani somut, ölçülebilir, ulaşılabilir, zaman sınırlı hedefler… Örneğin; kan değerlerim dengeli değil, kilosal olarak zorlanıyorum, bir uzmanla çalışmıyorum, yeme düzenim henüz oturmamış. Bu durumda sadece ‘Yarın diyete başlıyorum’ demek gerçekçi değil.
Hedef koyarken, ‘Bu hedefi neden istiyorum, nasıl bir insan olmak istiyorum ve kendimi buna gerçekten layık görüyor muyum?’ sorularını mutlaka sormalıyız.”






