Son Mühür / Alper Temiz - Balıkesir’in Sındırgı ilçesinde 27 Ekim gecesi meydana gelen 6.1 büyüklüğündeki deprem, doğru planlanmış alanların önemini bir kez daha gündeme taşıdı. 30 Ekim 2020 depreminin beşinci yıl dönümünde, İzmir’in afet sonrası planlamada halen ciddi açıklar taşıdığı belirlendi. Deprem sonrası tahliyelerde acil toplanma alanlarıyla geçici barınma alanlarının birbirine karıştırıldığı, ayrıca barınma alanlarının uluslararası standartlara uygun şekilde tasarlanmadığı ifade ediliyor. Öte yandan mevcut toplanma alanlarının birçoğunun ise doğalgaz hattı ve trafo gibi afet sonrası uzak durulması gereken yapılar üzerinde olması plansızlığı gözler önüne serdi. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi tarafından, deprem riskinin sadece zemin analizi ya da yapı kalitesiyle sınırlı olmadığı, afet sonrasındaki sürecin de bilimsel kriterlere göre yönetilmesi gerektiği ifade edildi:
“Ne yazık ki 30 Ekim Depremi’nin merkez üssü olan Bayraklı-Adalet Mahallesi’nde resmî bir toplanma alanı dahi bulunmuyordu. Üstelik mevcut alanlar, büyüklük, kapasite, ulaşım, altyapı, ikincil tehlike riskleri ve geçici barınma koşulları açısından uluslararası standartları karşılayamıyor. Bu eksiklikler, afet anında tahliye sürecini zorlaştırıyor ve can kaybı riskini artırıyor. Kurumların bir an önce bu alanlarda su, elektrik, tuvalet, çadır altyapısı gibi temel gereksinimleri tamamlaması gerekiyor. Ayrıca, geçici barınma alanlarının planlanması konusunda her türlü iş birliğine açığız. İzmir’deki açık kamusal alanların imar planı değişiklikleriyle ortadan kaldırılmaması, aksine bu alanların hem sayısının hem niteliğinin artırılması için çalışılmalıdır.”

“Standartlar kâğıt üzerinde”
Odanın saha gözlemlerine dayanan çalışmasına göre, acil toplanma alanları afet sırasında ve hemen sonrasında insanların güvenli bir biçimde toplanabileceği risk taşımayan bölgeler olmalı. Geçici barınma alanları ise afetin ilk şokunun atlatılmasının ardından afetzedelerin insan onuruna yakışır koşullarda konaklayabilecekleri şekilde önceden hazırlanmış alanlar olmalı. Bu iki kavram arasındaki farkın, afet yönetiminin sağlıklı işlemesi için kritik olduğu vurgulandı.
Ayrıca, toplanma alanlarının en az 500 metrekare büyüklüğünde olması gerektiği, barınma alanlarında ise su, elektrik, kanalizasyon ve iletişim altyapısının önceden hazır bulunmasının zorunlu olduğu belirtildi.
Ancak mevcut durumda Türkiye genelinde özellikle de İzmir’de tahliye edilen bölgelerin aynı anda hem toplanma hem de barınma alanı olarak kullanıldığı, bunun da planlama hatası olduğu ifade edildi. İzmir’de belirlenen “Afet ve Acil Durum Toplanma Alanlarının (Manavkuyu’da 6, Mansuroğlu’nda 9 adet) yanı sıra, fiilen kullanılan ancak resmî olarak tanımlanmamış yeşil alanların da incelendiği çalışmada, bu bölgelerin ne büyüklük ne de erişim açısından yeterli olmadığı sonucuna ulaşıldı.
Oda, “30 Ekim Depremi sonrasında yaptığımız ölçümlerde, kişi başına düşen toplanma alanı 2,5 metrekareye ulaşmış görünse de mahalle ölçeğinde bu miktarın yetersiz kaldığı tespit edildi. Bazı alanların yüksek yapıların bitişiğinde yer alması nedeniyle güvenlik açısından kullanılamadığı görüldü. Ayrıca hiçbir alanın minimum 35.000 metrekare standardına erişmediği belirlendi” dedi.
Şehir Plancıları Odası, “Planlama eksikliğiyle karşı karşıyayız” diyerek uyardı:
“Bu alanların hem kapasite hem altyapı hem de güvenlik açısından eksiklikleri sürüyor. Kapsamlı bir afet planı için nitelikli, erişilebilir ve güvenli toplanma alanlarının oluşturulması artık ertelenemez bir zorunluluktur.”

Mevcut toplanma alanları ise tehlike potansiyeli taşıyor!
Deprem ya da afet sonrası, vatandaşlara güvenli alan olarak gösterilen Acil Toplanma Alanlarının ise birçoğunun halen doğalgaz hatları ve trafo gibi risk oluşturan temel yapılar ile bitişik olduğu gözlemlendi.






