Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllar boyunca egemenliğin tek bir hanedana ve teokratik esaslara dayandığı mutlak monarşi ile yönetilmiş; 1876 ve 1908 dönemlerinde ise meşruti monarşi tecrübeleri yaşamıştı. Ancak I. Dünya Savaşı’nın ardından imzalanan Mondros Mütarekesi ile vatan topraklarının fiilen işgale uğraması, geleneksel yönetim anlayışının ve İstanbul Hükümeti’nin milleti korumada yetersiz kaldığını gösterdi.
Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan Milli Mücadele, yalnızca bir vatan kurtarma savaşı değil; aynı zamanda egemenliğin kaynağını şahıstan alıp doğrudan millete veren bir siyasal devrim hareketi olmuştur.
Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninde cumhuriyet düşüncesi, ani bir kararın değil; gençlik yıllarından, Fransız İhtilali düşünürlerini incelediği dönemlerden ve askerlik yıllarından itibaren olgunlaşan fikri birikimin sonucudur.
Egemenliğin tanrısal veya geleneksel haklar sisteminden insan haklarına ve ulusal iradeye geçmesi gerektiğine inanan Mustafa Kemal, bu fikrini Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Erzurum’da Mazhar Müfit Bey’e not ettirmiştir.
Ancak işgal altındaki bir ülkede toplumun ve ordu içindeki farklı kesimlerin padişahlık ve hilafet makamına dinsel ve geleneksel bağlarla bağlı olduğunu bilen Mustafa Kemal, cumhuriyet hedefini başlangıçta bir "ulusal sır" olarak saklama gereği duymuştur.
Kurtuluş Savaşı devam ederken iç parçalanmalara yol açmamak adına Sivas Kongresi sırasında gelen erken cumhuriyet ilanı önerilerini reddetmiş; zamanı geldiğinde adımları sırasıyla atarak toplumsal ve hukuki zemini hazırlamıştır.
Milli Mücadele’nin askeri zaferle tamamlanmasının ardından yeni Türk devletinin yönetim biçiminin ne olacağı tartışmalarının yoğunlaştığı süreç sonunda Cumhuriyet rejiminin seçilmesinde şu temel gerekçeler belirleyici olmuştur:
• Milli Egemenlik İlkeleri ile Saltanatın Çelişmesi: 23 Nisan 1920’de açılan meclisin ve 1921 Anayasası’nın kabul ettiği "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi, kişisel egemenliği esas alan saltanat sistemiyle bağdaşmıyordu. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla hukuki ve siyasi bir yönetim boşluğu ortaya çıkmıştı.
• Meclis Hükümeti Sisteminin Tıkanması: 1921 Anayasası’na göre uygulanan meclis hükümeti sisteminde, her bakan meclis tarafından tek tek seçiliyordu. Bu durum hükümet kurmayı zorlaştırıyor, bakanlar arasında uyumsuzluklara ve ciddi yönetim krizlerine yol açıyordu. Devlet işlerinin hızlı ve istikrarlı yürütülebilmesi için parlamenter kabine sistemine ve bir devlet başkanlığı makamına ihtiyaç vardı.
• Çağdaş Devrimlerin Yasal Şemsiyesi: Mustafa Kemal, Türk toplumunu muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak hukuk, eğitim, toplumsal ve kültürel alanlardaki köklü inkılapların ancak laik ve demokratik bir cumhuriyet çatısı altında hayata geçirilebileceğini öngörüyordu.
Cumhuriyet’in ilanı, aşamalı ve kararlı bir stratejinin ürünüdür:
1. Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919): "Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" maddesiyle ulusal irade ilk kez ihtilalci bir bildiriyle ilan edildi.
2. Erzurum ve Sivas Kongreleri (1919): Erzurum Kongresi’nde "Ulusal kuvvetleri etkin ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır" kararı alındı; Sivas Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye tüm vatanı temsil eder hale getirilerek manda yönetimi kesin olarak reddedildi.
3. TBMM’nin Açılışı (23 Nisan 1920): İstanbul’un işgali ve Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması üzerine Ankara’da açılan meclis, kurucu meclis niteliğiyle milli egemenliğin tek temsilcisi oldu.
4. Teşkilât-ı Esâsîye Kanunu (20 Ocak 1921): Yeni devletin ilk anayasası kabul edilerek egemenliğin millete ait olduğu hukuken tescillendi.
5. Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922): Kişisel egemenliğe son verilerek cumhuriyetin önündeki en büyük hukuki engel kaldırıldı.
6. Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923): Yeni Türk devletinin bağımsızlığı ve ulusal sınırları uluslararası alanda tescil edildi.
7. Ankara’nın Başkent Oluşu (13 Ekim 1923): TBMM’de kabul edilen kanunla Ankara’nın hükümet merkezi yapılması, kurulacak yeni rejimin fiziki ve idari merkezini belirledi.
22 Eylül 1923’te Avusturya’nın Neue Freie Presse gazetesine verdiği demeçte Mustafa Kemal Paşa, 1920’den beri uygulanan sistemin aslında cumhuriyet olduğunu, yapılan işin sadece isim koymaktan ibaret kalacağını belirtti. Ekim 1923 sonlarında Ali Fethi Bey hükümetinin istifasıyla ortaya çıkan kabine krizi, mevcut yönetim şekline isim koymak için beklenen fırsatı verdi.
28 Ekim 1923 akşamı Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz" diyerek kararını açıklayan Mustafa Kemal Paşa, o gece İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’nda değişiklik yapacak kanun tasarısını kaleme aldı.
29 Ekim 1923 Pazartesi günü Meclis’e sunulan kanun teklifiyle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 1. maddesi şu şekilde değiştirildi:
"Hakimiyet, bilakaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükümeti, Cumhuriyettir."
Saat 20.30’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen kanunla "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleri arasında Türkiye Cumhuriyeti resmen ilan edildi. Hemen ardından yapılan oylamada Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa, katılan 158 vekilin oy birliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. İlk hükümeti kurma görevi İsmet Paşa’ya verilerek meclis hükümeti sisteminden parlamenter kabine sistemine geçiş tamamlandı.
Cumhuriyet’in ilanı, salt siyasi bir rejim değişikliği olmanın ötesinde; laik, demokratik, hukuka dayalı çağdaş bir ulus-devletin temellerini atmıştır. Türk Medeni Kanunu, Tevhid-i Tedrisat ve Harf İnkılabı gibi köklü devrimler bu siyasal zemin sayesinde hayata geçirilebilmiştir.
Atatürk’ün "Benim en büyük eserim Türkiye Cumhuriyeti'dir" sözüyle ifade ettiği bu büyük miras, Türk milletinin kendi kaderini kendi eline almasının en somut simgesi haline gelmiştir.