Zeynep Oral’ın Kültürpark Atlas Pavyonu’nda açılan ‘Nâzım Hikmet/ Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi’ adlı sergiyle ilgili yazdıklarından sonra bizlerin aslında hiç kalem oynatmaması gerekiyor ama konu İzmir ve Nâzım Hikmet olunca bizim de bir şeyler söyleyesimiz geliyor ister istemez.
ARKAS adı bana hep burjuva kültürünü anımsatıyor.
Eczacıbaşı Holding gibi görüyorum onları.
Bilime ve sanata verdiği önemi açtığı/ düzenlediği sergilerle ortaya koyuyor. Arkas Ailesine bu nedenle büyük saygı duyuyorum.
İzmir’deki hiçbir sermaye grubu onlar kadar sanata zaman ve bütçe ayırmıyor.

Çok iddialı oldu ama bu bir gerçek!
Bir resim sergisi için yurtiçi ve yurtdışından 25 kurumla / özel koleksiyonlarla işbirliği yapan, dünyanın dört bir köşesinden dudak ısırtan bilgi/ belge/ kitap/malzeme/ mektup getirerek- getirterek İzmirliye Nazım solutan bir sergiye tanık olmamıştım bugüne değin.
Hemen bir örnek verip konuyu daha iyi pekiştirmiş olalım.
Moskova’daki çalışma odası Atlas Pavyon’da. Vera Tulyakova ile Moskova’da yaşadığı evden getirilen özgün materyallerle bire bir kurulan o çalışma odası…Ben de İhsan Yılmaz’dan öğrendim bunu.
Daha neler mi? Şairin daktiloları, duvar halısı, masa lambası, kilimi, heykelleri ve fotoğrafları sergi için ta Moskova’dan getirilmiş. Giysileri, çakısı, resim yaparken kullandığı palet bile…
Nitekim Zeynep Oral aklımdan geçenleri özetleyivermiş birkaç sözcükle: ’’Öğrencilere rehberli turlar düzenlenmeli, çevre kentlerden ulaşım yolları aranmalı.’’
Büyük kentlerimizde ve özellikle Moskova- Paris ve Berlin’de de bu sergi yinelenmeli.

*
Yaklaşık iki aydır İzmir dışındayım.
Konak Belediyesi ile görüşmek, Cem Üsküp’ün Hür Efe olarak gelenekselleştirdiği 9 Eylül kutlamalarına katılmak ve Folkart’ın Büyükşehir Belediyesi ile Atlas Pavyon’da açılan bu sergiyi ziyaret için dört beş günlüğüne Güzel İzmir’ime dönünce arkadaşım Hasan Zeki Sungur ile düştük yollara 8 Eylül sabahı.
Sergiyi İzmir’e kazandıran Folkart’ın sahibi Mesut Sancak’ı merak ettim ister istemez. Kimdir, öğrenimi nedir, Arkaslar gibi sanata önem veren bir özelliği var mıdır?
Siirtliymiş. Yaşamının yaklaşık 10 yılını Van’da geçirmiş, sonrasında İstanbul’a yerleşmiş. Genç yaşta önemli işadamlarımız arasında yer almış, Ailesinin amiral gemisi olan Hedef Alliance’ın zayıf kaldığı İzmir’i toparlamak için İzmir’e gelip yerleşmiş ve özellikle inşaat sektörüne olan merakı nedeniyle zaman içinde İzmir’in Ali Ağaoğlusu olmuş. Öğreniyorum ki İzmir’e de âşık biriymiş.
Dikkatimi çeken bir sözü şöyle: ‘’ Eğer bu ilde ticaret yapıp para kazanıyorsak; sosyal, sanatsal ve sportif oluşumlara ve çalışmalara destek vermek şart.’’
Doğrusu bu ya, benim Mesut Sancak’a olan saygım da bu noktada başlıyor zaten.
Hoşuma hiç gitmeyen sözü de şu: ‘’ Mutfağa su içmek için girerim.’’
2 binin üzerinde ödüllü film arşivi var, halk müziğini dinliyor fakat kitap okumaya fazla vakti olmuyormuş.
Şu var ki, kimlerle çalışacağını çok iyi bilen biri Mesut Sancak.
Küratör Melih Güneş, direktör Ünal Ersözlü, tasarım Ömer Durmaz, danışman Volkan Severcan.
Koordinasyon Ceren Eren, tasarım asistanları; Ahmet Dündar,Tuğrul Mustafa Günaydın, Nurcan Durmaz.
Bu isimleri merak edip öğrenenler bana hak verecektir.
Böylesi büyük bir sergi ancak Atatürk ve Nazım Hikmet gibi iki büyük evrensel kahramana yakışırdı. Folkart ve Büyükşehir Belediyesi bunu başarmış.
Bu olağanüstü proje, 2 bin 125 metrekarelik alanda, fuaye dahil olmak üzere 15 salona yayılıyor.
Türkiye’den ve yurtdışından yaklaşık 25 kişi, kurum, arşiv ve özel koleksiyonun katkısıyla hazırlanmış sergi, gözlere ve beynimize bayram ettiriyor adeta.
Mesut Sancak’ın serginin açılış gününde yaptığı konuşma ise İzmirlilik ruhuna tercümanlık olmuş nerdeyse: ‘’ Nâzım Hikmet’in böylesine değerli mirasını İzmir’de yeniden görünür kılmaktan, genç kuşaklarla buluşturmaktan ve kentin kültürel belleğine kalıcı bir katkı sunmaktan büyük bir gurur duyuyoruz.’’
Sergiyi gezen; şiir/ barış/ mahpusluk/ hasret/ müzik / resim ve aşk soluyor. Bir de bilene bilmeyene Nâzım’ın soyağacını öğretiyor. Annesinin Alman kökleri, Leh kökleri, babasının Osmanlı kökleri gibi.

Öğreniyoruz ki arkadaşı olan yazar İsidor Ştok’un anlatımına göre ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ şiirini Nazım, İzmir’deyken yazmış.
Sergiyi önyargılı gezenlere bir öneride bulunmaktan kendimi alıkoyamayacağım. Lütfen ‘’ Türkiye’den niçin kaçtım?’’ yazısını okusunlar.
Bir de Işıl Kasapoğlu’nun 19 Temmuz 1977 tarihli paylaşımını:
‘’ Türkiye’nin en şerefli komünisti NÂZIM Sen halen yaşıyorsun, yaşayacaksın! ‘’
Özetle… Sergi kâh üzüyor kâh coşturuyor kâh gururlandırıyor.
Bugüne değin Nâzım Hikmet’le ilgili böylesi bir sergi açılmamıştı.
Zeynep Oral’ın saptamasına yer vermemek olmaz: ‘’ Serginin kronolojik- biyografik bir rotası yok. Aksine her an şaşırtan, ileri geri gidip gelerek – öğrenerek, farklı sanat dalları arasında dolaşarak, farklı dünyaları kucaklayarak duygu labirentlerine daldığınız bir yolculuğa çıkıyorsunuz.’’
Evinin, mezarının, çalışma odasının, mobilyalarının replikalarına kadar her şey sergide capcanlı, Nâzım adeta yaşıyor Atlas Pavyon’da.
Mesut Sancak lise ve ardından işletme/ ekonomi ya da sosyoloji okusaydı, İzmir herhalde ikinci bir Arkas daha kazanmış olacaktı.
Atatürk, ardından Nâzım sergisi ile Folkart, İzmir’e akla gelenin ötesinde bir kültür hizmeti sunmuş oluyor.
İzmirlilere düşen, vakit geçirmeden çoluk çocuk bu sergiye gidip bol bol Nâzım/ şiir/ barış ve ‘’ duyguyu, düş gücünü, bireyin vicdanını ve özgürlüğünü merkeze alan romantizmi’’ solumak olmalı. Melih Güneş’in dediği gibi…

ESTETİK; güzelliğin, sanatın ve insan algısının doğasını inceleyen felsefe dalı.
ŞİİR; duyguların, düşüncelerin ve düşlerin bir ritim-uyum ve ses estetiği gözetilerek sözcüklerle ve dizeler halinde sanatsal bir biçimde ifade edildiği bir edebiyat türüdür.
VEFA; İyilikleri ve anıları unutmama erdemi. Sevgiyi sürdürme.
Ezcümle…
Nâzım Hikmet Sergisi’nde estetik-şiir-vefa ve Folkart var.
Mesut Sancak’ı gördüğüm ilk gün ona doğduğu topraklarda bir çocuk kütüphanesi vaadinde bulunacağım. Siirt,ikinci bir Mesut Sancak yetiştirsin diye…
Belli mi olur, o Sancak da günün birinde ülkemizin başkentinde Nâzım Hikmet’in yaşamını bütünüyle anlatan bir müze kurar belki. Çünkü eksikliği duyumsanan bir konu bu.
Sahi… şiirleri dünya halkların dilinde şarkı/ türkü olmuş Nâzım Hikmet’imiz adına neden bir müzemiz yok?
