Bazı tarihler takvimden düşer, insanın yüreğine yerleşir. Yıllar geçer, mevsimler değişir, sokaklar yeniden kalabalıklaşır; fakat o tarihin bıraktığı acı, ilk günkü yerinde durur. İzmir için 30 Ekim 2020 böyle bir gündür.

Saatler 14.51’i gösterdiğinde yalnızca binalar sarsılmadı. Bir şehrin güven duygusu, ailelerin geleceği, çocukların düşleri sarsıldı. O gün 117 canımızı kaybettik. Ardımızda değil, içimizde taşıdığımız 117 insanı… Bugün onların hatırası önünde başımızı saygıyla eğerken aynı cümleyi yüreğimizin en derin yerinden söylüyoruz: Unutmadık. Unutmayacağız.

117 demek kolaydır. Üç rakamı yan yana getirir, bir cümlenin içine sığdırırsınız. Oysa o sayının içine sığmayan koca hayatlar vardır. Her birinin adı, sesi, sevdiği bir şarkı, yarım kalmış bir sözü vardı. Kiminin akşam için kurduğu sofra, kiminin ertesi güne bıraktığı işi, kiminin büyütmek istediği çocuğu… Biz 117 kişiyi bir anda kaybettik; yakınları ise onları her sabah yeniden kaybetmenin acısıyla yaşamayı öğrendi. Bir kapının artık çalmayacağını bilmek, bir telefonun artık o sesle açılmayacağını kabullenmek ne ağırdır.

Bir insanın yokluğu yalnızca mezarlıkta hissedilmez. Kahvaltı masasındaki boş sandalyede, bayram sabahı çalmayan telefonda, dolapta dokunulmadan duran bir gömlekte büyür. Bazen bir sokaktan geçerken, bazen tanıdık bir kokuya rastlayınca yeniden çöker insanın içine. Bu yüzden yıl dönümlerinde kurduğumuz cümlelerin ağırlığını bilmeliyiz. Bizim bir günlüğüne hatırladığımız acı, bir başkasının her günüdür. Anmak, o insanların yalnızlığını görmekle başlar. Acılarına saygı duymakla, ihtiyaçlarını dinlemekle, hayatın yükünü omuzlarında tek başlarına bırakmamakla anlam kazanır.

O gün İzmir’in sokaklarında korkuyla birlikte büyük bir dayanışma da vardı. Enkaz başında bekleyenlerin bakışları aynı noktaya çevrilmişti. Bir ses, bir nefes, bir yaşam belirtisi… Kurtarma ekiplerinin her çağrısında yürekler duruyor, sessizlik istendiğinde koca bir kalabalık nefesini tutuyordu. İnsanlar tanımadıkları insanların yakınları oldu. Bir bardak çay, bir battaniye, uzatılan bir el, paylaşılan bir lokma insanlığın en sade ve en güçlü diline dönüştü. İzmir, yaralı hâliyle birbirine sarıldı.

Arama kurtarma emekçilerinin, itfaiyecilerin, sağlık çalışanlarının, belediye personelinin ve gönüllülerin çabasını unutabilir miyiz? Bir cana ulaşabilmek için kendi yorgunluğunu unutanları, enkazın başından ayrılmayanları, bekleyen ailelere destek olmaya çalışanları… Onlara duyduğumuz minnet, yalnızca alkışla anlatılamaz. Bu emeğin değerini çalışma koşullarında, eğitimde, donanımda ve hazırlıkta da gözetmek gerekir. Afet anında herkesten fedakârlık bekleyen bir anlayış, afet olmadan önce üzerine düşen sorumluluğu eksiksiz yerine getirmek zorundadır.

Fakat bugün yalnızca gözlerimiz dolarak konuşursak, sözümüz eksik kalır. Çünkü kaybettiklerimize karşı borcumuz, hatıralarını yaşatmanın yanında yaşayanları korumaktır. Depremin ne zaman olacağını bilemeyebiliriz; ancak güvenli yapılaşmayı, bilimsel planlamayı ve etkili denetimi ertelemenin bedelini biliyoruz. Her yıkımın ardından aynı şaşkınlığı yaşamak, her felaketin ardından aynı vaatleri dinlemek zorunda olmamalıyız. İnsan hayatını korumak, gündemin sakinleşmesine kadar sürdürülecek geçici bir hassasiyet değildir. Her gün yerine getirilmesi gereken kamusal bir görevdir.

Bu nedenle sorularımız açık olmalıdır: Yaşadığımız binaların güvenliğini biliyor muyuz? Riskli yapılar için gerçekçi, erişilebilir çözümler üretebiliyor muyuz? Dar gelirli yurttaşın güvenli bir eve ulaşmasını nasıl sağlayacağız? Toplanma alanlarımızı, ulaşım yollarımızı, haberleşme imkânlarımızı yeterince hazırlıyor muyuz? Çocuklarımız okulda, yaşlılarımız evlerinde, emekçilerimiz işyerlerinde ne kadar güvende? Bu soruları sormak, acıyı siyasete alet etmek değildir. Bu sorular, hayatın kendisidir. Cevapları da afişlerde değil, yapılan işlerde aranmalıdır.

Kentleri yönetmek, yalnızca görünen meydanları güzelleştirmekten ibaret olamaz. Asıl sorumluluk, görünmeyen tehlikeyi zamanında fark etmek ve gidermektir. Bütçelerin önceliğini belirlerken insan hayatını merkeze almak gerekir. Bilim insanlarının, mühendislerin, mimarların ve meslek örgütlerinin uyarıları karar süreçlerinde karşılık bulmalıdır. Merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki her anlaşmazlığın üzerinde yurttaşın yaşam hakkı vardır. Kurumların birbirini suçladığı, sorumluluğun elden ele dolaştığı bir düzende güven duygusu kurulamaz. Halk, kendisini koruyacak somut adımlar görmek ister.

Güvenli konutta yaşamak, yalnızca maddi imkânı olanların erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşmemelidir. İnsanlardan riskli evlerini terk etmelerini isterken önlerine ödeyemeyecekleri maliyetler koyarsanız, korkularıyla çaresizlikleri arasında sıkışırlar. Afete hazırlık, sosyal adaletten ayrı düşünülemez. Kiracının, emeklinin, asgari ücretlinin, engelli yurttaşın durumunu hesaba katmayan hiçbir çözüm herkes için çözüm değildir. Bir şehrin dayanıklılığı, en güçsüz hisseden sakininin ne kadar korunduğuyla da ölçülür. Herkesin güvenle uyuyabildiği bir İzmir, ortak hedefimiz olmalıdır.

Bugün 117 canımızı anarken yakınlarına verebileceğimiz en dürüst söz, acılarını unutturmayacağımız ve güvenli yaşam talebinden vazgeçmeyeceğimizdir. Fotoğraflarının önüne bırakılan karanfiller kıymetlidir; fakat o karanfillerin taşıdığı anlamı gündelik sorumluluklarımızla büyütmeliyiz. Yasın saygısını, yaşamın güvencesine dönüştürebilmeliyiz. Çocuklarımızın yarınını korumak için bugün ısrarcı olmalı, sorular sormalı, verilen sözleri takip etmeliyiz. Hafıza, ancak sorumlulukla birleştiğinde geleceği değiştirebilir.

Altı yıl sonra yine aynı saatin önünde duruyoruz. İzmir’in kalbinde 14.51’in izi var. Kaybettiğimiz 117 canımıza rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Onların adlarını, yarım kalmış hikâyelerini, bu şehrin hafızasındaki yerlerini koruyacağız. Her yıl aynı acıyla buluşurken birbirimize aynı soruyu da soracağız.Bir daha böyle eksilmemek için ne yaptık? Çünkü gerçek vefa, kaybettiklerimizin ardından söylenen güzel sözlerin yaşayanlar için güvenli bir hayata dönüşmesidir.

117 canımızı unutmadık. Unutmayacağız. Onların hatırasına borcumuzu, bu şehrin çocukları evlerinde korkmadan uyuyabildiğinde ödemeye başlayacağız.