Son Mühür/ Emine Kulak- Bugün Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla Adalet ve İçişleri Bakanlıklarında kritik atamalar yapıldı. Görevden affını isteyen Yılmaz Tunç’un yerine Adalet Bakanlığına İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, İçişleri Bakanlığında ise Ali Yerlikaya’dan boşalan koltuğa Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi getirildi.

Siyaset bilimci Dr. Zekiye Seda Sönmez, Son Mühür’e yaptığı değerlendirmede bu atamaların siyasal ve kurumsal yansımalarını yorumladı.

Zor ve hukuk mimarisi üzerinden siyasal eşik okuması

Gerçekleştirilen son atamaların sıradan bir kabine değişikliği olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Sönmez“ Adalet ve İçişleri Bakanlıkları’nda yapılan değişiklikleri yalnızca “rutin kabine revizyonu” olarak okumak eksik olur fakat bunu otomatik olarak bir “rejim kırılması” şeklinde yorumlamak da analitik açıdan zayıf kalır. Bu tür hamleler, özellikle devletin zor ve hukuk mimarisini temsil eden iki kritik koltuk söz konusu olduğunda, çoğu zaman siyasal iktidarın içinde bulunduğu eşiği veya dönemeci ele verir” dedi.

“İki alandaki eş zamanlı değişim ayar ihtiyacına işaret eder”

Adalet ve İçişleri Bakanlıkları’ndaki değişimi yalnızca güncel siyasi gelişmeler üzerinden değil, siyaset teorisinin sunduğu kavramsal çerçevelerle de değerlendirmek gerektiğini belirten Sönmez, “Teorik olarak bakıldığında, Althusser’in devlet kuramı burada açıklayıcı bir çerçeve sunar. Althusser devleti “baskı aygıtı” ve “ideolojik aygıtlar” üzerinden tanımlar. İçişleri ve Adalet Bakanlıkları doğrudan devletin baskı aygıtının merkezinde yer alır: polis, güvenlik bürokrasisi, yargı mekanizması ve cezalandırma sistemi. Bu iki alanda yapılan eş zamanlı bir değişim, devletin zor kapasitesinin ya yeniden konsolide edilmek istendiğine ya da meşruiyet üretiminde bir ayar ihtiyacına işaret eder. Çünkü devlet yalnızca zorla yönetmez; zorun meşru görünmesi gerekir. Eğer kamuoyunda yargı bağımsızlığı tartışmaları yoğunlaşmışsa veya güvenlik uygulamaları siyasal maliyet üretmeye başlamışsa, iktidar baskı aygıtını yeniden kalibre etme yoluna gidebilir” diye konuştu.

“Adalet ve İçişleri değişimi bir 'hegemonya onarma' hamlesi olabilir”

Atamaları Gramsci’nin hegemonya ve pasif devrim kavramları üzerinden değerlendiren Sönmez, “Gramsci açısından mesele daha da netleşir: Modern devlet yalnızca zorla değil, rıza üreterek ayakta kalır. Rıza zayıfladığında devlet ya sertleşir ya da hegemonik dengeyi yeniden kurmaya çalışır. Kabine revizyonları çoğu zaman bu hegemonik denge arayışının göstergesidir. Eğer toplumda hukukun üstünlüğü tartışmaları artmış, uluslararası alanda reform beklentisi yükselmiş ya da iç politikada gerilim birikmişse, Adalet ve İçişleri değişimi bir “hegemonya onarma” hamlesi olabilir. Bu, yapısal dönüşüm olmadan ton ayarlaması yapma stratejisidir. Gramsci’nin “pasif devrim” dediği şey tam da budur: sistemi değiştirmeden, aktörleri ve söylemi değiştirerek istikrar üretmek. Biliyorsunuz ki Gürlek, daha önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Adalet Bakan Yardımcısı olarak kritik davalarda (İBB yolsuzluk dosyaları, Selahattin Demirtaş ve Canan Kaftancıoğlu davaları) görev almıştı. Bu atama, yargıdaki mevcut çizginin devamlılığını garanti altına alıyor. Kamuoyunda “adalet reformu” beklentisi olsa da, Gürlek’in atanması bu talepleri sistem içine çekme olarak da görülebilir. Gramsci’ye göre pasif devrim, egemenlerin rızayı yeniden üretme aracıdır. Gürlek’in bakanlığı, muhalefetin eleştirdiği yargı pratiklerini kurumsallaştırarak iktidarın hegemonya alanını genişletiyor aslında” şeklinde konuştu.

“Bakan değişimi yeni bir anlatının başlangıcı olabilir”

Adalet ve İçişleri Bakanlıklarındaki değişiklikleri Laclau’nun popülist siyaset teorisi çerçevesinde yorumlayan Sönmez, “Öte yandan, Laclau’nun popülist siyaset teorisi bu değişiklikleri başka bir açıdan okur. Siyaset, toplumsal taleplerin bir söylem zinciri içinde eklemlenmesiyle kurulur. “Halk” ile “düşman” arasındaki sınır yeniden çizildiğinde, siyasal alan da yeniden yapılandırılır. Bu bağlamda Adalet ve İçişleri Bakanlıklarındaki değişim, yeni bir siyasal dönemin inşasının parçası olabilir. İktidar “normalleşme ve reform” söylemini mi öne çıkaracak, yoksa “güvenlik ve istikrar” eksenini mi güçlendirecek? Yeni bakanların dili ve ilk uygulamaları bu sorunun cevabını verecektir. Çünkü bakan değişimi çoğu zaman sadece bürokratik değil, semboliktir; yeni bir anlatının başlangıcı olabilir” dedi.

Kabine değişikliklerinin kritik eşiklerdeki mesaj

Kabine değişikliğindeki zamanlamanın önemine dikkat çeken Sönmez,“ Kabine değişiklikleri, siyasal süreçte çoğunlukla üç ayrı kritik eşikte karşımıza çıkar. Zamanlama burada kritik önemdedir. Seçim sonrası konsolidasyon dönemlerinde, toplumsal-siyasal gerilimin yükseldiği zamanlarda ya da uluslararası baskının arttığı eşiklerde. Eğer değişiklik yargı bağımsızlığı eleştirilerinin yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşmişse, bu dış ve iç kamuoyuna verilen bir güven mesajı olarak okunabilir. Eğer güvenlik tartışmalarının yükseldiği bir atmosferde gelmişse, devletin zor kapasitesinin yeniden merkezileştirilmesi anlamına da gelebilir” diye konuştu.

“Bakanlık değişikliklerinin yargı ve siyasal pratik üzerindeki etkisi”

Bakan değişikliğinin yargı bağımsızlığı ve siyasal denge üzerindeki etkilerini değerlendiren Sönmez, “Yargı bağımsızlığı açısından ise şunu net söylemek gerekir: Bir Adalet Bakanı’nın değişmesi tek başına yargı sisteminin yapısal niteliğini değiştirmez. Yargı bağımsızlığı kurumsal bir meseledir; HSK yapısı, atama sistemi ve yürütme-yargı ilişkisi belirleyicidir. Ancak uygulama pratiği, siyasi davalardaki yaklaşım ve tutuklama politikaları değişirse, bu ton farklılığı kamuoyunda reform algısı yaratabilir. Bu nedenle asıl belirleyici olan atamanın kendisi değil, sonraki altı ayın pratiğidir. Bunu da süreci izleyerek göreceğiz. Sonuç olarak, Adalet ve İçişleri Bakanlıklarındaki değişiklikler ya bir kriz yönetimidir, ya hegemonik denge arayışıdır. Bizim ülkemizde ise yeni bir siyasal fazın işareti olarak okumak mümkündür. Bu hamleleri “rutin” ya da “radikal dönüşüm” ikilemine sıkıştırmak yerine, devletin zor kapasitesi ile meşruiyet üretme ihtiyacı arasındaki dengeyi gözeterek okumak gerekir. Gerçek anlam, söylem ile uygulama arasındaki mesafede ortaya çıkacaktır. Eğer söylem değişir ama pratik değişmezse bu bir imaj düzeltmesidir; eğer her ikisi birlikte değişirse, o zaman da açık ve net söylemek gerekir ki yeni bir politika dönemine girildiği düşüncesindeyim” dedi.

Muhabir: Emine Kulak