Bazı toprakların tarihi, haritalarda çizilen sınırlarla anlatılamaz. Çünkü bazı coğrafyalar yalnızca üzerinde yaşanan yerler değil, uğruna yüzyıllar boyunca mücadele edilen birer hafızadır.
Anadolu da böyledir. Bugün herhangi bir Anadolu şehrinin sokağında yürürken, üzerinde bulunduğumuz toprağın binlerce yıllık hikâyesini düşünmeyiz. Bir çeşmenin başından geçer, eski bir caminin avlusuna girer, bir tepeden ovaya bakarız. Oysa o manzaranın arkasında savaşlar, göçler, fedakârlıklar, kayıplar ve yeniden ayağa kalkışlarla örülmüş uzun bir tarih vardır. Bu uzun hikâyenin en önemli dönüm noktalarından biri 26 Ağustos 1071'dir. Malazgirt...
Türklerin Anadolu'daki varlığını kesinleştiren, yalnızca bir ordunun başka bir ordu karşısındaki üstünlüğü olarak değerlendirilemeyecek kadar büyük sonuçlar doğuran bir zafer. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan'ın Bizans İmparatoru Romen Diyojen karşısında kazandığı Malazgirt Zaferi, Anadolu'nun kapılarını Türklere açtı. Fakat tarihin ironisi şudur: Bir kapının açılması, o kapının ardındaki toprakların hemen ve kolayca vatan hâline gelmesi anlamına gelmez. Asıl hikâye bundan sonra başladı.
Anadolu'ya gelen Türk toplulukları zamanla yerleşti, şehirler kurdu, yeni devletler meydana getirdi. Malazgirt'te açılan yol, yüzyıllar boyunca sürecek bir medeniyet yürüyüşüne dönüştü. Anadolu Selçuklu Devleti bu coğrafyada kök saldı; kervansaraylar, medreseler, camiler, köprüler ve şehirler inşa edildi.
Yani Malazgirt yalnızca bir savaşın adı değildi. Bir milletin Anadolu ile kurduğu uzun süreli ilişkinin başlangıç noktalarından biriydi. Fakat tarihin hiçbir döneminde bu topraklarda hiçbir şey kolay olmadı. Devletler kuruldu, devletler yıkıldı. Sınırlar değişti. Yeni güçler ortaya çıktı. Anadolu'nun kaderi defalarca yeniden şekillendi.

Ve nihayet Osmanlı...
Osmanlı Devleti, Anadolu'daki siyasi birliği güçlendirerek Balkanlara uzandı, üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluğa dönüştü. Yüzyıllar boyunca farklı milletleri, kültürleri ve coğrafyaları bünyesinde barındırdı. Fakat hiçbir devlet sonsuza kadar aynı güçte kalmıyor. 20. yüzyılın başına gelindiğinde ise imparatorluk, tarihinin en ağır dönemlerinden birini yaşıyordu. Balkan Savaşları... Ardından Birinci Dünya Savaşı... Çanakkale... Sarıkamış... Kafkasya, Irak, Suriye, Filistin cepheleri... Ve nihayet Mondros Ateşkes Antlaşması.
Bir zamanlar geniş coğrafyalara hükmeden devlet, savaşın sonunda ağır bir yenilginin içine sürüklenmişti. İşgal kuvvetleri Anadolu'nun çeşitli bölgelerine girerken, toplumda büyük bir belirsizlik hâkimdi. Tam da böyle bir dönemde, tarihin akışını değiştirecek başka bir yolculuk başladı.
19 Mayıs 1919
Bu tarih, yalnızca bir kişinin Anadolu'ya ayak basması olarak görülemez. Çünkü ardından Amasya Genelgesi geldi, Erzurum ve Sivas kongreleri toplandı. Milletin iradesini merkeze alan yeni bir anlayış şekillenmeye başladı. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Artık mesele yalnızca işgallere karşı direnmek değildi. Mesele, milletin kendi geleceğine sahip çıkmasıydı. Fakat bunun için önce savaşmak gerekiyordu.
Sakarya... 22 gün 22 gece süren büyük mücadele...
Türk ordusu, geri çekilmek yerine savunma hattını genişleterek düşmanın ilerleyişini durdurdu. Sakarya Meydan Muharebesi'nin ardından Mustafa Kemal Paşa'nın söylediği “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.” anlayışı, savaşın karakterini ortaya koyuyordu. Artık savunulan yalnızca belirli bir çizgi değildi. Bütün vatan savunuluyordu. Sakarya'dan sonra savaşın yönü değişti. Fakat henüz iş bitmemişti. Çünkü Anadolu'nun tamamen işgalden kurtarılması gerekiyordu. Ve takvimler yeniden 26 Ağustos'u gösterdi.
1071'de Malazgirt'te Anadolu'nun kapısını açan tarih, 1922'de Büyük Taarruz'un başlangıcına da tanıklık edecekti. Bu benzerlik, Türk tarihinin en dikkat çekici sembollerinden biridir.
26 Ağustos 1071...
26 Ağustos 1922...
Aradan tam 851 yıl geçmişti. 26 Ağustos 1922 sabahı Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle Büyük Taarruz'u başlattı. Askerî hazırlıklar uzun süredir devam ediyordu. Türk ordusu büyük bir gizlilik içerisinde taarruza hazırlanmıştı. İlk bakışta yalnızca birkaç günlük bir askerî harekât gibi görülebilir. Fakat gerçekte arkasında yıllarca süren bir mücadele vardı. İmkânsızlıklar içinde oluşturulan bir ordu... Kısıtlı kaynaklar... Yokluklar... Savaşlardan yorgun düşmüş bir halk... Ve buna rağmen kaybedilmeyen bir bağımsızlık inancı...
Büyük Taarruz'un ilk günlerinde Türk ordusu önemli başarılar elde etti. 27 Ağustos'ta Afyonkarahisar'ın kurtarılması, harekâtın önemli aşamalarından biri oldu. Ancak asıl kırılma noktası 30 Ağustos'ta yaşandı. Başkomutanlık Meydan Muharebesi... Türk ordusu, Yunan kuvvetlerine karşı kesin bir üstünlük sağladı. 30 Ağustos'un ardından Türk ordusunun ilerleyişi hızlandı. “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!” Bu emirle birlikte başlayan takip harekâtı, kısa süre içinde Yunan kuvvetlerinin Anadolu'dan çekilmesine yol açtı. 9 Eylül'de İzmir kurtarıldı. Böylece yalnızca bir şehir kurtarılmadı. Anadolu'daki işgal sona erdirildi. Fakat Büyük Taarruz'u anlamak için yalnızca 26 Ağustos ile 30 Ağustos arasındaki günlere bakmak yeterli değildir. Çünkü o zaferin arkasında Malazgirt'ten başlayan çok daha uzun bir tarih vardır.
Malazgirt, Anadolu'nun kapısının açılmasıydı. Büyük Taarruz ise Anadolu'nun vatan olarak kalacağının yeniden ilan edilmesiydi. Biri Selçuklu döneminin başlangıcında, diğeri Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşunun hemen öncesinde yaşandı. Aralarında yüzlerce yıl vardı ama ortak bir hedef taşıyorlardı:
Vatanı koruma iradesi.
İşte Milli Zafer Haftası'nı yalnızca birkaç tarih ve birkaç isim üzerinden değerlendirmek bu nedenle eksik kalır. Çünkü tarih, birbirinden kopuk olaylardan oluşmaz. Malazgirt'i anlamadan Anadolu'nun Türk tarihi açısından önemini, Çanakkale'yi anlamadan Kurtuluş Savaşı'nın psikolojisini, Sakarya'yı anlamadan Büyük Taarruz'un stratejik önemini tam olarak kavramak mümkün değildir.
Her zafer, kendisinden sonraki nesle bir miras bırakır. Fakat bu miras yalnızca gurur değildir. Aynı zamanda sorumluluktur.
Bugün 1071'in üzerinden yaklaşık bin yıl, Büyük Taarruz'un üzerinden ise bir asırdan fazla zaman geçti. Bu kadar uzun bir tarih bize şunu öğretmeli:
Bir ülke yalnızca savaş meydanlarında savunulmaz. Bir ülke; okulunda, üniversitesinde, bilim merkezinde, fabrikasında, tarlasında, sanatında, hukukunda ve kültüründe de savunulur. Bugünün gençleri belki cephelerde savaşmayacak. Fakat onların önünde başka mücadele alanları var. Bilimde daha ileri gitmek… Daha çok üretmek... Kendi teknolojisini geliştirmek... Kültürünü korumak... Ve en önemlisi, birbirine güvenen bir toplum inşa etmek...
Bunların her biri, geçmişte kazanılan zaferlerin geleceğe taşınmasının bir yoludur. Çünkü bir millet yalnızca geçmişiyle güçlü olamaz. Geçmişinden aldığı güçle geleceğini kurabiliyorsa güçlüdür.

Malazgirt'te başlayan bin yıllık yürüyüşümüz, Büyük Taarruz'da bağımsızlığımızla taçlandı; bugün ise Türkiye Yüzyılı vizyonuyla geleceğe uzanıyor. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde, 2071 hedefimize emin adımlarla ilerlerken, ecdadımızın bizlere bıraktığı büyük mirası daha da ileriye taşımanın gayreti içinde olacağız. Dün Malazgirt'te, bugün Türkiye Yüzyılı'nda; istikametimiz belli, hedefimiz büyük, inancımız tam. Milli Zafer Haftamız kutlu olsun.