Son Mühür/ Emine Kulak- İYİ Parti İzmir İl Başkanı Ülkü Doğan İYİ Parti İzmir Milletvekili Hüsmen Kırkpınar ile birlikte partisinin il binasında gündeme dair basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
İYİ Parti İzmir İl Başkanı Ülkü Doğan, eğitimden ekonomiye, emeklinin geçim sıkıntısından yerel yönetimlere kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. İzmir’de deprem riski nedeniyle boşaltılan okulları gündeme taşıyan Doğan, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne “2020’den bugüne kaç okul boşaltıldı, kaçı yeniden yapıldı?” diye sordu. Eğitimde yaşanan sorunların yalnızca okul binalarıyla sınırlı olmadığını vurgulayan Doğan, velilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin ve esnafın artan ekonomik yüküne dikkat çekti.
"Milletin, haklının, adaletin esas olduğu bir Türkiye istiyoruz”
Vatandaşın artık kendisini yalnız, sahipsiz ve güvencesiz hissettiğini söyleyen Doğan, “Bugün sizlerle yalnızca birkaç gündem başlığını paylaşmak için değil; İzmir’de sahada gördüğümüz, vatandaşımızdan dinlediğimiz ve artık birbirinden bağımsız değerlendiremeyeceğimiz bazı temel meseleleri konuşmak için bir aradayız. Eğitimden üretime, yerel yönetimlerden demokrasiye, emeklinin geçim mücadelesinden son günlerde kamuoyunun gündemindeki fon iddialarına kadar konuşacağımız her başlığın aslında ortak bir noktası var: Vatandaş artık kendisini yalnız, sahipsiz ve güvencesiz hissediyor. Oysa devletin varlık sebebi tam da budur: Vatandaşına güven vermek, hakkını korumak, fırsat eşitliğini sağlamak ve kim olursa olsun herkes için aynı hukuku işletmek. Biz siyasete de buradan bakıyoruz. Makamların değil milletin, güçlünün değil haklının, ayrıcalığın değil adaletin esas olduğu bir Türkiye istiyoruz” dedi.
"Gençlere yalnızca “geleceğimizsiniz” demek yetmez"
Eğitimden alışverişe geniş çaplı ekonomik durumlardan bahseden Doğan, “Yeni eğitim-öğretim yılı başladı. Biz de masa başından konuşmak yerine sahaya çıktık. Velilerimizle, eğitim sendikalarımızla, kantinci esnafımızla, servisçi ve otobüsçü esnafımızla görüştük. Eğitimin bütün taraflarını dinledik. Ve gördük ki bugün eğitimin yükü yalnızca öğrencinin sırtında değil; velinin, öğretmenin, kantincinin, servisçinin, kısacası okul kapısından içeri giren herkesin sırtında. Velilerimiz okul masrafları altında eziliyor. Devlet okullarının karşılanmayan ihtiyaçları çeşitli adlar altında velinin önüne geliyor. Buna servis ücretini, kırtasiyeyi, kıyafeti ve çocuğun okulda beslenme giderini eklediğinizde ücretsiz olması gereken eğitim, aile bütçesinin en ağır kalemlerinden biri haline geliyor. Kantinci esnafımızı dinledik. Yüksek kiradan, elektrikten, sudan ve hammadde maliyetlerinden şikâyet ediyorlar. Bir taraftan öğrenciye uygun fiyatla ürün sunmaya çalışırken diğer taraftan kendi maliyetlerini karşılamakta zorlanıyorlar. Daha vahimi, kantinden alışveriş yapabilen öğrenci sayısının azaldığını söylüyorlar. Burada yalnızca esnafın ekonomik sıkıntısından bahsetmiyoruz. Bir çocuğun okulda bir tost, bir ayran alıp alamamasından bahsediyoruz. Bu artık doğrudan çocuklarımızın yeterli ve sağlıklı gıdaya erişimi meselesidir. Servisçi esnafımız da benzer bir çıkmazın içerisinde. Akaryakıt başta olmak üzere işletme maliyetleri yükseldikçe servis ücretleri artıyor; ücret arttıkça veli ile servisçi karşı karşıya geliyor. Oysa ikisi de aynı ekonomik düzenin mağduru. Bir tarafta çocuğunu okula göndermeye çalışan veli, diğer tarafta aracının deposunu doldurup işini sürdürebilmeye çalışan esnaf var. Öğretmenlerimizin sorunları da ortada. Kamuda çalışan öğretmenlerimizden özel okul öğretmenlerimize kadar ekonomik koşullar, özlük hakları ve çalışma şartlarına ilişkin ciddi sorunlar var. Öğretmenin geçim derdiyle, velinin okul masrafıyla, öğrencinin beslenme sorunuyla uğraştığı bir yerde eğitim sisteminin iyi olduğunu kim söyleyebilir? Bir ülkenin geleceği gençleridir. Ama gençlere yalnızca “geleceğimizsiniz” demek yetmez. Onlara nitelikli eğitim, fırsat eşitliği ve her şeyden önce canlarından endişe etmeden eğitim görebilecekleri güvenli okullar sunmak gerekir. Ama İzmir’de bunların üzerine bir de okul binası sorunumuz var” dedi.

“2020’den bugüne İzmir’de deprem riski nedeniyle kaç okul boşaltıldı?”
İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’ne sorular yönelten Doğan, “2020 İzmir depreminden bu yana yıllar geçti. Deprem riski nedeniyle okulların boşaltılması elbette doğrudur; çocuklarımızı riskli yapılarda okutmayı savunacak değiliz. Fakat devletin görevi yalnızca riskli binanın kapısına kilit vurmak değildir. O çocuğa makul sürede güvenli yeni bir okul yapmak da devletin görevidir. 2023 yılında deprem güvenliği gerekçesiyle sekiz okul/okul bloğunun daha tahliye edildiği açıklandı. Bugün hâlâ bazı öğrenciler kendi okullarında değil, başka okulların binalarında eğitim görüyor. İzmir’de pek çok yerde tahliye edilen binaların yerine yenileri zamanında yapılamadığı için çocuklarımız aynı okul binalarını paylaşmak, daha kalabalık koşullarda ve kimi yerlerde ikili eğitim sistemi içerisinde eğitim görmek zorunda kalıyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden birini Konak’ta görüyoruz. Salih İşgören İlkokulu öğrencileri önce Melih Özakat İlkokulu binasına yönlendirildi. Melih Özakat İlkokulu binası için de yıkım kararı verilmesinin ardından iki ilkokulun öğrencileri Gazi Ortaokulu binasına taşındı. Veliler giriş-çıkış yoğunluğu, küçük yaştaki çocukların güvenliği, hijyen, fiziki kapasite ve ikili eğitim konusunda ciddi endişelerini dile getiriyor. Ve bu yalnızca bir örnek. İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğüne soruyoruz: 2020’den bugüne İzmir’de deprem riski nedeniyle kaç okul boşaltıldı? Kaçı yeniden yapıldı? Kaçının inşaatı hâlâ devam ediyor? Kaç öğrencimiz bugün kendi okulunda değil, başka bir okulun binasında eğitim görüyor? Kaç okul ikili eğitim yapıyor? Ve bu çocuklarımız kendi okullarına hangi tarihte dönecek? Bir de Buca Şehit Hüseyin Şimşek Ortaokulu hakkında kamuoyuna yansıyan son derece ciddi bir iddia var. Binanın depreme dayanıklı olmadığı ve yıkım kararı bulunduğu ileri sürülüyor. Yetkililere açıkça soruyoruz: Bu iddia doğru mudur? Doğruysa öğrenciler neden hâlâ bu binada eğitim görmektedir? Bu konuda kamuoyuna açık ve belgeli bir açıklama yapılmalıdır” diye konuştu.
Doğan’dan Turgutlu örneği
Geçtiğimiz günlerde Manisa’nın Turgutlu İlçesindeki bir okula yapılan saldırı üzerinden konuşmasına devam eden Doğan, “Bütün bunları konuştuğumuz günlerde Turgutlu’da yaşananlar bize eğitimde güvenliğin yalnızca bina güvenliği olmadığını bir kez daha gösterdi. Okula gitmekte olan çocukların üzerine ateş açıldı, 11 öğrenci yaralandı. Bugün bir anne baba çocuğunu okula gönderirken yalnızca “İyi eğitim alacak mı?” diye düşünemiyor. “Karnı doyacak mı? Okul binası güvenli mi? Servis ücretini karşılayabilecek miyim? Çocuğum okuluna sağ salim gidip eve sağ salim dönebilecek mi?” diye düşünüyor. Böyle bir tabloda kimse bize eğitimde başarı hikâyesi anlatmasın. Devletin görevi çocuğa yalnızca ders kitabı vermek değildir. Çocuğun sağlıklı ve yeterli beslenmesini sağlayacak sosyal politikaları hayata geçirmek, güvenli bir binada eğitim görmesini sağlamak, öğretmeninin hakkını korumak, veliyi eğitim masrafları karşısında çaresiz bırakmamak ve çocuğun okul yolundan sınıfına kadar güvenliğini sağlamak zorundadır. Çünkü eğitim hakkı yalnızca çocuğun bir sınıfa oturtulması değil; güvenli, sağlıklı, eşit ve insanca koşullarda eğitim alabilmesidir” dedi.
“Böyle tarım politikası olmaz”
Üreticilerin sorunlarından bahseden Doğan, “Bir başka meselemiz İzmir’in, Ege’nin toprağı ve üreticisi. Bu toprakların üç stratejik ürünü var: zeytin, incir ve üzüm. Üçünde de bugün üretici aynı soruyu soruyor: “Ben ürettim; peki devlet nerede?” Ve biz de soruyoruz: Bu ülkede üreten neden kazanamıyor? Çiftçi toprağına emek veriyor, risk alıyor, maliyetin altına giriyor, üretiyor; fakat ürün bereketlendikçe kazancı artacağına kaygısı artıyor. Oysa üretim bir ülkenin yükü değil, gücüdür. Üreten Türkiye güçlü Türkiye’dir. Ama üreticinin emeğinin karşılığını alamadığı bir düzen sürdürülebilir değildir. Zeytinde tarihî bir rekolte bekliyoruz. Normal şartlarda bunun bir müjde olması gerekir. Ama ihracatınız geriliyorsa, stokunuz birikiyorsa, pazarınızı önceden hazırlamamışsanız ve üretim maliyeti satış fiyatını yakalamışsa, bereket üreticinin yüzünü güldürmüyor; üreticinin korkusu oluyor. Bugün TARİŞ ve bölgedeki ziraat odaları dahi zeytinyağında fiyatların maliyetin altında kaldığını söyleyerek destek istiyor. İncirde Türkiye dünya lideri. Bu yıl yüksek bir rekolte bekleniyor; ürün yetişti, hasat yapıldı, ihracat sezonu başladı. Ama bugün 29 Eylül ve üretici hâlâ TARİŞ’in alım fiyatını bekliyor. Geçtiğimiz yıl kuru incir alım fiyatı 30 Ağustos’ta açıklanmıştı. Bu yıl aradan neredeyse bir ay daha geçti; sezonun sonuna yaklaşıldı ama fiyat hâlâ belli değil. Üretici bütün yıl bahçesine bakacak, gübresini atacak, ilacını kullanacak, işçisini çalıştıracak, ürününü toplayıp kurutacak; ama sezonun sonunda ürününü kaça satacağını bilmeyecek. Böyle tarım politikası olmaz. Üreticinin önünü görebilmesi için fiyatın zamanında açıklanması gerekir. Üstelik yüksek rekolte bir sorun değil, doğru yönetildiğinde büyük bir fırsattır. Üretici bereketten korkmamalı; bereketten kazanmalıdır. Kuru üzümde ise fiyat açıklandı ama dert bitmedi. TARİŞ’in açıkladığı 80 liralık avans fiyatına İYİ Parti olarak daha ilk günden itiraz ettik” dedi.
“Çiftçiye üret deyip ürün çıktığında çok ürettin, fiyat düştü diyemezsiniz”
Tarım politikası hasattan sonra yapılmaz diyen Doğan, “Tarım Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Sayın Kadir Ulusoy, üreticinin beklentisinin 180 lira seviyesinde olduğunu belirterek alım fiyatının en az 145 lira olması ve kuru üzümde 3 doların altında bir fiyatın oluşmaması gerektiğini açıkça ifade etti. Geçen yıl 120 lira olan bir ürüne; mazotun, gübrenin, ilacın, işçiliğin arttığı bir yılda 80 lira fiyat vermek üreticiyi korumak değildir. Ama burada mesele yalnızca fiyat değildir.Tarım politikası hasattan sonra yapılmaz. Ne kadar ürün geleceğini biliyorsanız daha ürün dalındayken ihracat pazarınızı hazırlayacaksınız. Depolama, işleme ve paketleme kapasitenizi oluşturacaksınız. Alım politikanızı belirleyecek, üreticinin önünü görmesini sağlayacaksınız. Genel Başkan Yardımcımız Sayın Kadir Ulusoy’un üzüm için söylediği gibi; üzüm yalnızca yaş olarak tüketilen bir ürün değildir. Kurutulur, pekmez olur, sirke olur, meyve suyu olur; işlenir ve depolanır. Aynı şekilde inciri kurutup dünyanın dört bir yanına ihraç ediyoruz; zeytini sofralık ürüne ve zeytinyağına dönüştürüyoruz. Dolayısıyla doğru teknolojiye, işleme ve depolama altyapısına ve güçlü bir ihracat politikasına sahipseniz yüksek rekolte sorun değildir; tam tersine millî servettir. Sorun ürünün çok olması değil, o ürünü değerlendirecek planın olmamasıdır. Çiftçiye “üret” deyip ürün çıktığında “çok ürettin, fiyat düştü” diyemezsiniz. Üreticinin başarısını üreticinin cezasına dönüştüremezsiniz” dedi.
“Bu ülkede para kim için, nasıl kazanılıyor?”
Fon krizi hakkında konuşan İYİ Parti İzmir İl Başkanı Ülkü Doğan açıklamasında şu ifadeleri kullandı;
“Basın toplantımıza başlayalı yaklaşık 15 dakika oldu. Şimdi size bu 15 dakikanın Türkiye’de kim için ne ifade ettiğini anlatmak istiyorum. Bugün net asgari ücret 28 bin 75 lira. Bir asgari ücretlinin aylık gelirini zamana böldüğümüzde bu 15 dakikanın karşılığı yaklaşık 10 lira. En düşük emekli aylığı 23 bin 552 lira. Bir emeklinin 15 dakikasının karşılığı yaklaşık 8 lira. Şimdi bir de başka bir Türkiye’ye bakalım. Son günlerde kamuoyunun gündemindeki fon krizinde, eski AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında çok ciddi iddialar ortaya atıldı. İddiaya göre çift yaklaşık 163 milyon liralık yatırımla 2 milyar 170 milyon lira elde etti. Yani iddia edilen kazanç 2 milyar liranın üzerinde. Bu iddia edilen kazancı işlemlerin gerçekleştiği döneme yayarak aynı 15 dakikaya böldüğümüzde karşımıza yaklaşık 173 bin lira çıkıyor. Elbette biri ücret, diğeri bir yatırım kazancı iddiası. Ama tam da bu nedenle bu karşılaştırmayı yapıyorum. Bakın tekrar söylüyorum: Asgari ücretlinin 15 dakikası: yaklaşık 10 lira. En düşük aylığı alan emeklinin 15 dakikası: yaklaşık 8 lira. Kamuoyuna yansıyan iddiadaki yatırım kazancının 15 dakikalık karşılığı: yaklaşık 173 bin lira. Ve insan ister istemez soruyor: Bu ülkede para kim için, nasıl kazanılıyor?”
“Devlet güçlü olanın değil, hakkı olanın yanında durmak zorundadır”
“Bir tarafta milyonlarca insan bir ay boyunca çalışıp 28 bin lirayla geçinmeye uğraşıyor. Emekli, ömrünü verdiği ülkesinde 23 bin lirayla kirasını, faturasını, pazarını yetiştirmeye çalışıyor. Diğer tarafta böylesine büyük bir kazancın nasıl ve hangi bilgilerle elde edildiğine ilişkin kamuoyunun cevap beklediği son derece ciddi iddialar var. Burada mesele yalnızca rakamların büyüklüğü değildir. Sermaye piyasasının temeli güvendir. Küçük yatırımcı; devletin denetimine, kurumların tarafsızlığına ve kuralların herkes için eşit uygulanacağına güvenmek zorundadır. Eğer vatandaş “Benim bilmediğim bir şeyi birileri önceden mi biliyordu?” diye sormaya başlamışsa, o soruyu cevapsız bırakamazsınız. Çünkü devlet güçlü olanın değil, hakkı olanın yanında durmak zorundadır.”
“Türkiye’nin meselesi adalettir”
“Ve aynı Türkiye’de birkaç gün önce Ankara’da emekliler “geçinemiyoruz” diyerek Anayasa Mahkemesi önünde toplandı. Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Para için değil, onurumuz için” yazılı döviziyle oradaydı. Yaşadığı çaresizliği anlattı ve o eylem sırasında hayatına son verdi. Bir tarafta “geçinemiyorum” diye haykıran bir emekli. Bir tarafta milyarlarca liralık kazancın nasıl elde edildiğinin hesabını soran bir kamuoyu. Türkiye’nin meselesi yalnızca enflasyon değildir. Türkiye’nin meselesi yalnızca maaş değildir. Türkiye’nin meselesi adalettir.”





