Zafer Bayramı dediğimizde aklımıza yalnızca kazanılan bir askerî başarı gelmemeli. Çünkü bugün, yıllardır süren savaşların, kaybedilen şehitlerimizin ve işgallerin ardından ülkemizin yeniden kendi toprakları üzerinde söz sahibi olma hakkının somutlaştığı bir gündür.
Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 tarihinde sabaha karşı 05.30’da Afyonkarahisar’da Kocatepe’de başladı. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle ordumuz, düşman hatlarına topçu ateşiyle taarruza geçti. 30 Ağustos tarihinde ise Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi kazanıldı. Tabii bu zafer, yalnızca cephedeki dengeleri değiştirmekle kalmadı; Anadolu’nun da geleceğini değiştiren en önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Bugün bu coğrafyada bu kadar güçlü durmamızın, bu kadar güzel bir coğrafyada yaşamamızın nedeni; şehitlerimizin kanıyla kazanılan bu topraklardır.
Eskiden millî duygularla büyür, millî bilincimiz sürekli güncel tutulurdu. Törenlerde, etkinliklerde, okullarda, eğitimlerimizde hep bu duyguyla bulunurduk. Günümüzde bunun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Bugünün şartlarına baktığımızda ise gelişen teknolojiyle birlikte sosyal medyada bir paylaşım, bir söz ya da bir Türk bayrağı paylaşmak bile bu denli önemli bir bayramı kutlamaya yetiyor gibi. İçi boşaltılmış paylaşımlar, yapay zekâyla yapılan videolar ve müzikler… Paylaşımlar yapıldıktan sonra hayat akışında devam ediyor.
Oysa bugün, yine bu coğrafyada millî bilinç ve duyguların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. “Coğrafya kaderdir.” derler ve bizler dünyanın en güzel coğrafyasında yaşıyoruz. Eğer dikkatli olmazsak, bu toprakların nasıl kazanıldığını unutursak, millî duygularımızla hareket etmezsek dik duramayız, güçlü olamayız ve bu coğrafyada güçlü olmak zorundayız. Güçlü dururken de bunu göstermeliyiz. İşte bu da bugün millî duygulardan geçmektedir; sosyal medyada paylaşılan bir videodan değil.
Bilmeliyiz ki bu kazanılan zaferin arkasında sadece asker yoktu. O savaşa oğlunu gönderen anne vardı. Dönemin büyük yoksulluğu içinde kendi son lokmasını gönderen insan vardı. Doktorlarımız, hemşirelerimiz vardı. Tarlasında ürettiğini orduya gönderen çiftçimiz vardı. İşte bu yüzden bu tarih, ortak bir fedakârlığın tarihidir.
Türkiye artık eski Türkiye değil; daha güçlü, daha büyük, daha gelişmiş bir ülke. Artık gelişen teknolojiyle birlikte günümüz teknolojisine uygun silahlar üretebilen bir ülke. Eğitimden bilime, kültür üretimine kadar kendi ayakları üzerinde durabilen bir ülke.
Unutmamalıyız ki bağımsızlık sadece sınırlarımızın korunmasıyla değil; aynı zamanda düşüncelerimizi de özgürce ifade edebildiğimiz, emeğimizin karşılığını aldığımız, hak arayabilen insanların kendi ayakları üzerinde durabilmesidir.
Biz geçmiş zaferlerden ders almalıyız ki bugün başka sorunların karşısında durabilme gücümüz olsun. Tıpkı artık kendi silahımızı, uçağımızı, gemimizi ürettiğimiz gibi. Eğitimden bilime gelişen toplumumuz gibi. Artık öğrenmiş olmalıyız ki geçmişte hangi şartlarda zafer kazandığımızı, yokluk içinde umudu nasıl koruduğumuzu, kesin kaybedileceği düşünülen savaşların nasıl kazanıldığını ve en önemlisi, birlik olmanın ne anlama geldiğini.
Yakın zamanda İran-Amerika savaşında birlik olmanın bir ülkeyi nasıl ayakta tuttuğuna şahit olduk. Düşmanın ise önce birlik ve beraberliği bozacak adımlar attığını gördük. İşte tam da bu yüzden bir olabilmek için millî duygularımızı asla ötelememeliyiz. Bunun sayesinde geçmişten aldığımız bayrağı büyüterek bizden sonrakilere emanet edebiliriz.
Geçmişte bir zafer kazanıldı, evet; ama bunu koruyabilmek, özgürlüğümüzün, bağımsızlığımızın ve Cumhuriyetimizin her gün korunması demektir. Bu yüzden bu sorumluluğu 7’den 70’e almalıyız.
Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Millî Mücadele’deki tüm kahraman askerlerimizi, onların arkasında fedakârlıklarıyla duran milyonlarca insanı saygıyla anıyorum.
Zafer Bayramımız kutlu olsun.
KALBİNİZİN ANAHTARINI HERKESE VERMEYİN!
Belki farkında değiliz ama çevremizde de birçok sosyopat insan olabiliyor. Hayatımıza giren insanlar her zaman yabancı olarak girmez. Kimisi dostumuzdur, arkadaşımızdır, kimisi birlikte çalıştığımızdır. İşte tam da bu yüzden incindiğimizde bunu büyütebilir, kırgınlığımız büyük olabilir ve sonucu kabullenmekte zorlanabiliriz. Sıradan insanları hayatımızdan çıkarırken zorlanmazken, yakınlarımızdan kolay vazgeçemeyiz, kabullenemeyiz. Ancak bunu iyileştirmeye çalıştığımızda da kendi sınırlarımızı korumayı ihmal edebilir ve bir durumu iyileştirmeye çalışırken kendimizden vazgeçtiğimize şahit olabiliriz.
Burada bir şeyi belirtmek isterim ki “sosyopat” diye tanımladığımız kişilerin davranışlarını bu şekilde adlandırmak, bilimsel veya tıbbi anlamda bir tanı koymakla aynı şey değil. Burada o insanın manipülatif, bencil, empati yeteneği olmayan veya çıkarcı olması, sosyopat olduğu anlamına gelmez. Etiket ne olursa olsun, bu zararlı davranışlar kendini tekrar ediyorsa bununla nasıl baş edeceğimizi de öğrenmek zorundayız.
Çünkü bu insanlar özür dileseler de aynı davranışları tekrarlamaya devam ederler. Belki de sürekli kendimizi suçlu bile hissettirebilirler. Hata yaparlar ancak sizin hata yaptığınızı size inandırırlar. Kimisi sizin eksiklerinizi, sırlarınızı öğrenir; gün gelir, bunu size karşı kullanır. Ve tüm bunları o kadar ustalıkla yaparlar ki gün gelir, bir an kendinizden şüphe edersiniz.
Hep derim: Keşke bazı insanlar küçükken anne ve babaları tarafından sevilebilseydi…
Eğer siz bir ilişkide sürekli kendinizi açıklamak zorunda kalıyorsanız, kendinizi kanıtlamak zorunda kalıyorsanız orada sağlıklı bir ilişki olduğunu söyleyemeyiz.
Peki, kendimizi nasıl koruyacağız?

Sınır koyacağız. Evet, kendimizi korumak için sınır koyacağız. Kavga etmeyeceğiz, onu değiştirmeyeceğiz. Sadece sınır koyacağız. Bazen cevap vermeyeceğiz. Sırlarınızı, özel durumlarınızı anlatmayacağız. Hayır diyebilmesini öğreneceğiz. Çünkü bunu yapamazsak karşı taraf yeni tartışmalar başlatabilir. İş içinden çıkılmaz hâle gelebilir.
Sizden özür dileyebilir, bir daha olmayacağına dair sözler verebilir, hatta yeminler edebilir. Pişman olduğunu söyleyebilir. Ama karakter değişmez. Yaşananlar sürekli tekrar ediyorsa bütüne bakmamız gerekir.
Unutmamak gerekir ki sevmek, sınırsız erişim vermek değildir. Affetmek, aynı davranışın yine tarafımıza yapılmasına izin vermek değildir. İyi niyetli olmak da kendimizi kullandırmak değildir. Tabii herkese şüpheyle yaklaşmak da bizi yorabilir. Asıl mesele, güvenmekle sınır koymayı birlikte öğrenebilmektir. Asla vazgeçemeyeceğimiz insanların hayatımızda olduğunu düşünebiliriz; ancak bunun uğruna kendimizden vazgeçmek zorunda değiliz. Kendi ruh sağlığımızı korumalıyız. Bu yüzden de kalbimizin anahtarını herkese vermemeliyiz.