Son Mühür Televizyonu’nda yayımlanan Sıcak Bakış programına konuk olan Akademide Etik Derneği Başkanı Prof. Dr Esra Akın Tunç Erciyas’ın sorularını yanıtladı.

Sınav zor ama kaderiniz değil!

Prof Dr Esra Akın, hafta sonu yapılacak Üniversite sınavlarının öneminden bahsetti ama bu sınavın kaderimiz olmadığını, hayatın sonu anlamına gelmediğini vurguladı. Sınavı kazansak da kaybetsek de hayatın devam edeceğini, önemli olanın kaybettiğimiz zaman da yine ayaklarımızın üzerinde durarak a yeni bir yol çizmek ya da daha çok çalışıp seneye tekrar şansımızı denemek olduğunu ifade etti.

“Sınav çok zorlu bir sınav. Sadece aileleri, evlatlarımızı değil, toplumsal olarak her birimizi ilgilendiren bir sınav. Ama sınavın çok yönlü olmasıyla beraber maalesef acı olan şöyle de bir durum var. Bizler hem aileler hem de toplumdaki bireyler evlatlarımıza ciddi bir psikolojik baskı uyguluyoruz.

Yani ilgili sınavda başarılı oldu mu bir insan onun hayattaki başarısıyla doğrudan ilgili gibi. O sınavda alınan puan bizim değerimizi, evde göreceğimiz ilgiyi belirliyor gibi. Sanki o sınavda başarısız olursak hayatta biz anlamsız bir bireymişçesine bir algı yaratılıyor. Dediğim gibi bu sadece aileler tarafından değil, toplum tarafından da öyle değil mi? Liselere giriş sınavı da böyle, üniversiteye giriş sınavı da böyle.

Hemen ne denir? Kaç puan aldın? Hangi okulu kazanacaksın? Hangi bölüm? Aa öyle mi? Orası mı? Olmadı mı? Hemen böyle çocuğa gelince bir bakış açısı değişir. Hemen bir farklı düşünürüz. Bir damgalama yaparız. Bir örselemeye incitmeye çalışırız. Bazen akranlar birbirine bunu yapar. Evet. Çocuklar bir yarış halinde.

Ama bizler yetişkiniz. Evladımızın bilişsel, zihinsel kapasitesi farklı olabilir. Sayısal, duygusal, sosyal zekası başka insanlardan farklı olabilir. Ya da biz isteriz ki evladımız yolculuğuna X mesleğiyle X üniversitesinde okuyarak devam etsin. Ama belki onun yaşamdan beklentisi bambaşkadır. Biz doktor olsun isteriz. Ondan mükemmel dünya çapında tanılacak, ünlenecek bir sanatçı olma potansiyeli mevcut olabilir, değil mi? öyle bir beklentisi olabilir belki de kendisinin. Dolayısıyla önce bir bunu zihnimizde oturtturmak lazım.”

Uyku önemli!

Prof. Akın çocukların öncelikle sınav kaygısından uzaklaşıp, düzenli uyku alışkanlığı edinmesi, sosyal faaliyetlere katılması, spor, müzik, resim gibi ilgileri varsa devam etmelerinin gerekliliğini vurguladı.

“Zaten evlatlarımız ister az çalışsınlar ister çok çalışsınlar böyle bir sınav düzeni içerisinde uykusuz kalıyorlar. Deneme sınavlarının stresini yaşıyorlar. Toplumsal, ailesel başkıyı yaşıyorlar. Bazen kendilerini değersiz, örselenmiş hissediyorlar. Sosyal hayattan kopuyorlar. Yalnızlık yaşıyorlar.

Zaten çocuklarımız çok yoruluyorlar. hangi yaş düzeyinde olurlarsa olsunlar en azından biraz bizler destekleyici yaklaşarak o yorgunluğun farklı yöne evrilmesine yardımcı olmamız lazım. Evet. Tabii ki çalışsınlar. Tabii ki başarılı olsunlar. Tabii ki geleceklerinde güzel günler onları beklesin.

Ama olmuyorsa da bir şeyler yolunda gitmiyorsa da evladımıza şefkat gösterelim. Onu sarıp sarmalayalım. İnsan üniversite mezunu olmayabilir ama öyle yetenekleri olur, öyle bir iş yapar ki belki onu dünya tanır. Biraz önce de söylediğim gibi ya da öyle bir yaşamsal yolculuğu olur ki gerçekten herkesin yine gıptayla bakacağı, parmakla göstereceği bir birey haline gelir.

Önce iyi insan olmak, önce topluma, vatanına, milletine, ailesine, çevresine faydalı olmak, zarar verici olmamak. Ondan sonra da elinden geleni elbette ki yapacak ama asla sonunda hiçbir evladımız örselenmeyi, o hüzün, o üzüntü içerisinde bırakılmayı hak etmiyor.”

Sınav son düzlük değil!

Prof Akın, sınavların önemli olduğunu ama başarısızlıktan korkulmaması gerektiğini, bu sınav hayatın sonu anlamına gelmediğini ifade etti.

“İllaki hayatta başarılı olabilmek için emek sarf etmeniz gerekiyor. Evet, üniversite sınavı çok önemli. Gideceğiniz üniversite, edineceğiniz meslek, yaşamda sizin ileride sahip olacağınız her şeyi etkilemekte ya da yaşam şeklinizi, standartlarınızı dahi etkilemekte. Bu konuda hemfikiriz.

Ancak bir şeyler yolunda gitmediyse, olmuyorsa da evladımızı kucaklamak, olmayanları algılamak. Niçin olmadı? Eğer düzeltebiliyorsak, değiştirebiliyorsak, değiştirmek, beraber çabalamak ama asla onu yargılamadan eğer değiştiremiyorsak bazı noktalarda eksikliklerimiz varsa da evladımızla beraber farklı bir yol çizmek.”

Vicdan yorgunluğu...

Vicdan yorgunluğu son zamanlarda her birimizin belli boyutlarda yaşadığı, toplumsal olarak belki henüz çok da farkına varmadığımız bir kavram. Her birimizin aslında bu durumdan muzdarip olduğunu kavramsal olarak bilmesek de yaşadığımızı anlamlandırmaya çalıştığımız bir döngüdeyiz. Peki nedir vicdan yorgunluğu?

“Her birimiz son dönemlerde şiddet gibi, saldırı gibi, ölüm gibi, maalesef savaşlar gibi ki son dönemlerde biliyorsunuz doğrudan maruziyet yaşadık. uzun süreli böylesi olaylara maruz kaldığımızda bir zaman sonra duygusal tepkilerimiz azalmaya başlıyor.

Hatta bazen tamamen kayboluyor. Yani yaşadığımız tüm olumsuzluklar karşısında bir nevi empatimizi yitirmek, artık tepkisiz kalmak ve kendimizi belki de korumaya almak, bir nevi savunma mekanizması geliştirmek ama tabii ki ciddi olumsuz sonuçları bizi beklemekte”.

Nedir bu tehlikeler?

“Bir şiddet olayıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bazen TV programlarında, bazen sosyal medya alanlarında bu yaşadıklarınız, gördükleriniz doğrudan sizi etkilemiyor gibi olmakla beraber gördüğünüzde dolaylı olarak içinde oluyorsunuz. Ama o kadar çok maruz kalıyorsunuz ki belki gördüğünüzde kanalı değiştiriyorsunuz.

Belki gördüğünüzde herhangi bir internet portalında ilgili görüntüyü atlıyorsunuz. başka görüntüye geçiyorsunuz. Yani orada bir hüzün, bir empati, bir acı, bir şefkat, merhamet, vicdan duygusu yaşamanız gerekirken o duygulardan uzaklaşıyorsunuz. O duyguları hissetmemeye başlıyorsunuz. Sanki hayatın olağan akışı içerisinde çok da normal bir olay, durum görmüşçesine tepkisiz kalıyorsunuz. Ama aslında bu tepkisizliğiniz de bir maalesef tepki olmuş oluyor.”

Prof Akın, toplum duyarlılığını sağlayabilmek ve tekrar fabrika ayarlarına dönmek mümkün mü?sorusuna içtenlikle yanıt verdi.

“Özellikle bizim gibi toplumlarda kültürel değerleri, ahlaki değerleri anlamlı olan ne olursa olsun insanın insana dokunmasının önemsediği toplumlarda illaki mümkün. Ama belki de en çok şunu yaşıyoruz. 21. yüzyıl dünyasına öyle kendimizi kaptırdık ki, teknoloji yaşamımızı her yönden öylesine esir aldı ki belki de duyguları önemsememeye başladık. Biraz daha mantıkçı yaklaşmak, sanki rasyonalist olmak daha anlamlıymış gibi bize yüklendi.

Ya da hayatın olağan akışı içerisinde duygularla hareket etmenin, vicdanlı, merhametli, şefkatli olmanın çok da önemli olmadığına hatta insana zarar getirir durumda olduğuna dair biliyorsunuz çok paylaşımlar gerçekleşmekte. Dolayısıyla ne oldu? İnsan özüne ait olan tüm duygulardan uzaklaşır oldu. Bunları yeniden hatırlamamız için birbirimizin desteğine ihtiyacımız var. Yaşanılan olayların normalize edilmemesine ihtiyacımız var.

Bunun için maalesef en büyük aracımız olumsuz yönleri de olduğu için maalesef diyorum teknoloji. Televizyon programlarında ilgili başlıklar işlenirken bu olumsuz olaylarla ilgili insana dokunan yönüyle işlenmesi lazım. ya da belki sosyal medya mecralarında olumsuz paylaşımların yönetilmesi gerekiyor.

İlgili organizasyonlar, şirketler tarafından bunlara belki ket vurulması gerekiyor ve sadece olumsuzlukların değil yaşamda olumlulukların da olduğuna dair paylaşımlar yapılması lazım. İyiliğin, şefkatin, birbirine dokunmanın, yardım edebilmenin önemine ilişkin paylaşımlar. Bunların da insanlar tarafından değerli atfedilmesi için ekranlarda, sosyal medya alanlarında bunların ödüllendirilmesi lazım. Çünkü bunlar olan insana ait duygular.

Diğerleri bize ait değil, bizden uzak. Bir de şöyle bir tehlike var. Bazı kişiler kendilerini korumaya alırken halen duyarlı olan insanlar da var. vicdanını susturmayan, hala gördükleri olaylara, durumlara üzülen, ne yapabilirim diye çaba sarf eden, kendi içinde belki o mutsuzluğu, umutsuzluğu onlar adına yaşayan, üzülen insanlar da var.

Ama şöyle bir olumsuz durum oluyor. Böyle insanların vicdan yorgunluğu içerisinde birazcık kenarda durmalarına tanıklık ettikçe daha henüz duyarlı kalmış bireyler diyorlar ki ben niçin duyarlı olmaya devam edeceğim? Ben azınlığım ben. Çok az var. Dolayısıyla yapacağım hiçbir şeyin eylemin anlamı olmayacak.

Söylemimin anlamı olmayacak. bunun şu an içinde bulunduğum dünya düzeninde bir karşılığı olmayacak diye kendini pasifize eden bir grup da var. Dolayısıyla bir yanda gerçekten duyarsızlaşan, bir yanda halen duyarlılığını koruyan ama o kocaman duyarsızlık içerisinde kenara çekilen bireylerle beraber büyük bir tehlike içindeyiz. İşte o yüzden bir an önce bunun farkına varmak ve toparlanmamız gerekiyor. İnsan kendine şunu sormalı.

Yolda yürürken birinin saldırıya uğradığına maruz kaldınız. Birinin herhangi bir nedenle hastalanıp yerde baygınlık geçirdiğini gördünüz. Eskiden herkes toplanırdı değil mi? bir çaba sarf ederdi. En azından bir şey yapamasa bile o an orada durur. Bir şey yapmak adına burada olduğunu gösterirdi.

Ama inanın şuradan kapıdan çıksak ve başımıza böyle bir olay gelse belki bir kişi, iki kişi bizim hatırımızı sorar ya da yanımıza gelir ya da yardım etmeye çalışır. İşte bu çok acı olan ve bu öyle bir silsile halinde yayılacak ki bugün ben yaşıyorum başkaları yaşıyor yarın bir gün başkaları yaşayacak. Dolayısıyla insanın insandan uzaklaştığı, asla yanında olmadığı, yardım elini uzatmadığı, onu duymadığı, sezmediği, görmediği, onu anlamaya çalışmadığı bir dünyada nasıl yaşanır?”

Başkan Görkem Duman'la cezaevinde kavga iddiası: Çete lideri Çağdaş Kaya itirafçı mı oldu?
Başkan Görkem Duman'la cezaevinde kavga iddiası: Çete lideri Çağdaş Kaya itirafçı mı oldu?
İçeriği Görüntüle

Basının dili değişmeli...

Bu konuda basına da büyük bir görev düştüğünü vurgulayan Prof Akın, gazetecilerin dilinin değişmesi gerektiğini belirtti.

“İllaki olumsuz haberler olacak. Bunları tabii ki dillendirmek, bunları bizlere ulaştırmak sizin yükümlülüğünüz. Ancak olumluları da dillendireceğiz. Medya mensuplarının kullandığı dil çok önemli. asla kötülüğü, negatifliği, olumsuzluğu desteklemeyeceğiz. Yasalarımız da bu bağlamda biliyorsunuz ciddi çalışmalar içerisinde çocuktur cinayet işlemiştir ama çocuktur kalkıyor artık. Evet, çocuk belli bir yaştaysa o onu bilinçli, kasıtlı işlemiştir.

Ona göre bir cezası olacak. Sosyal medya ile ilgili çok güzel takip sistemleri oluşturmaya başlandı devletimiz tarafından. olumsuz kötü örnek oluşturacak hesapların kapatılması ile ilgili hem yasal yönden hem toplumsal bağlamda değerlerin yeniden canlandırması yönünden bir işbirliği içerisinde süreçlerin devam etmesi lazım.

Ama dediğim gibi biz yetişkinlere çok büyük rol ve sorumluluklar düşmekte. Kendimize artık bir dönüp bakmamız lazım ve evlatlarımıza neler yaptığımızı, onları ne hale getirdiğimizi de görmezlikten gelmememiz lazım. Ben en çok evlatlarımıza, çocuklarımıza üzülüyorum. Maalesef biraz o acımasızlığımızı, hayattaki olan acımasızlığımızı evin içerisinde evlatlarımıza da yansıtıyoruz. Bence orada da kırılmalar meydana geliyor.

O sevgisizlik, ilgisizlik, şevksizlik çocuklarımızda acımasızlık olarak bir duvar haline geliyor. Her yönden düşüneceğiz ve dediğim gibi sizler bizlere iyiliğin de anlamlı olduğunu aksettireceksiniz. Güzel haberleri paylaşacaksınız. İnsanın insana dokunmasının önemine ilişkin aktarımlarınız olacak. Belki filmler, diziler değişmeli. Aile olmanın önemini vurgulayan diziler yapılmalı...”

Muhabir: MERVE TURAN