Son Mühür / Yağmur Daştan- Türkiye’nin yakın tarihine ‘kara bir leke’ olarak geçen ve türlü derslere neden olan 15 Temmuz 2016’da yaşanan hain darbe girişimi, milletin demokrasisine ve geleceğine sahip çıkma iradesini en iyi şekilde gösteren örneklerin başında yerini aldı. Bununla da kalmayarak 15 Temmuz, sadece milletin direnişini değil aynı zamanda devlet yapısından siyaset işleyişine kadar pek çok konunun sil baştan inşa edilmesinin önünü açtı. Büyük kırılmanın izlerini ve 15 Temmuz’dan bu yana geçen sürede inşa edilen politik tabloyu siyaset bilimci Dr. Zekiye Seda Sönmez yorumladı.
“Meşruiyet kaynağı sandık!”
15 Temmuz’u yalnızca ‘başarısız bir darbe girişimi’ olarak değerlendirmenin oldukça eksik olacağının altını çizerek açıklamalarına başlayan Dr. Sönmez, “Siyasette bazı olaylar vardır ki mevcut kurumsal yapıyı tamamen değiştirir. Bu değişim de yeni bir siyasal dönemin başlangıcı olur. Bana göre de 15 Temmuz, Türkiye açısından kritik bir dönemeç. Cumhuriyet tarihimiz oyunca Türkiye’de asker ve siyaset ilişkileri, vesayet tartışmaları üzerinden şekillendi. Tarihimize dönüp baktığımızda 1960, 1971, 1980 darbeleri ve kimi çevrelerce ‘Post modern darbe’ olarak adlandırılan 28 Şubat müdahalesi, askerin siyasal sistem üzerindeki etkilerini gösteren örnekler olarak karşımızda. Ancak tüm diğerlerinden farklı olarak 15 Temmuz’da ilk kez darbe girişimi yalnızca devlet kurumları tarafından değil, doğrudan halkın direnişi ve siyasi partilerin ortak tavrı ile engellendi. Bu durum, demokratik meşruiyetin kaynağının tartışmasız şekilde sandık olduğuna dair toplumsal mutabakat oluşturdu” dedi.
“Güvenlik eksenli politikalar geliştirildi”
Diğer yandan 15 Temmuz sürecinin devletin güvenlik anlayışını da değiştirdiğine işareten eden Dr. Sönmez, “Kopenhag Okulu’nun akademisyenleri Barry Buzan ve Ole Weaver'in geliştirdiği ‘güvenlikleştirme’ teorisi açısından ele alındığında, 15 Temmuz sonrası devlet, yalnızca dış tehditlere değil, kurumların içine sızabilen yapılara karşı da güvenlik eksenli yeni politikalar geliştirdi. Bu sebeple, 15 Temmuz hem demokratik meşruiyet anlayışını hem de devletin güvenlik paradigmasını yeniden şekillendiren tarihi bir dönüm” ifadelerini kullandı.
“Daha merkeziyetçi bir eksene yöneldi”
“Darbe girişimi sonrası uygulamaya konulan anayasal ve idari reformlar, Türkiye'nin yönetim sisteminde hangi yapısal değişiklikleri beraberinde getirdi?” sorusuna da yanıt veren Sönmez, “15 Temmuz sonrasında yaşanan değişim, yalnızca güvenlikle sınırlı kalmadı. Bu süreçte, devletin kurumsal yapısı da önemli ölçüde değişti. Bunların içinde en dikkati çeken ise 2017 Anayasa değişikliği ile beraber parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle oldu. Böylece, yürütme yetkisi tek bir merkezde toplandı ve özellikle karar alma süreçlerinin hızlandırılması hedeflendi. Süreçle birlikte çoğunlukçu ve uzlaşmacı demokrasi modelleri içinde değerlendirildiğinde, Türkiye’nin daha merkeziyetçi bir eksene yöneldiği yorumlanabilir” dedi.
İdari alanda ise Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde sivil denetimin güçlendirildiğini işaret eden Dr. Sönmez, “Özellikle askeri eğitim sistemi üzerinde ciddi değişimler oldu. Sistem yeniden yapılandırdı, kuvvet komutanlıkları üzerindeki idari yapı değiştirildi. Bu değişikler, destekleyenler tarafından ‘devlet kapasitesini artıran dönüşüm’ olarak yorumlanırken bir diğer kısım ise özellikle kuvvetler ayrılığı ile denge ve denetleme mekanizmalarının zayıfladığı yönünde değerlendirilerek eleştirildi. Kısacası, 15 Temmuz sonrası çıkan yeni yönetim modeli üzerinde günümüzde hala çeşitli görüşler var” diye konuştu.
“Partilere değil ittifak bloklarına oy veriliyor”
15 Temmuz’un parti dinamikleri ve seçmen üzerindeki etkilerini de yorumlayan Dr. Sönmez, şunları söyledi: “Bu süreçte en önemli değişimlerden biri olarak klasik sağ ve sol eksenli rekabetin yerini güvenlik, devletin bekası ve sistem tartışmalarının aldığı yeni bir eksene bıraktığı yorumlanabilir. İlk aşamada ortaya çıkan ‘Yenikapı’ ruhu, farklı siyasi partilerin ortak zeminde buluşabileceğinin en net kanıtlarından oldu. Fakat ilerleyen süreç içinde bu uzlaşı yerini ittifak siyasetine bıraktı. Cumhur ve Millet İttifakları’nın ortaya çıkması, seçim rekabetinin artık partiler değil bloklar arasında yaşandığı yeni bir dönemi başlattı. Maurice Duverger'in parti sistemleri teorisi ile Giovanni Sartori'nin kutuplaşmış çoğulculuk yaklaşımı açısından değerlendirildiğinde, Türkiye'de parti sistemi 15 Temmuz sonrası yeni bir evreye girdi. Seçmen davranışında da ideolojik tercihler kadar güvenlik, liderlik ve yönetim istikrarı belirleyici faktörler haline geldi. Bu süreçte seçmen, partilere değil aynı zamanda bir yönetim modeline ve ittifak blokuna oy vermeye başladı. Dolayısıyla 15 Temmuz sonrası Türkiye’de siyasal rekabetin doğası değişti ve koalisyonlar seçim sonrası kurulan hükümet modeli olmaktan çıkıp seçim öncesi stratejik ittifaklara dönüştü.”
“Güçlü devlet ve güçlü demokrasi…”
Son olarak 15 Temmuz'un en önemli mesajının demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret değil demokratik düzenin hukuk içinde korunması gerektiği olduğunun da altını çizen Dr. Sönmez, “Demokratik sistem içinde iktidarlar seçimle gelir ve seçimle gider. Siyasal rekabetin ise meşru zemini sandıktır. Bu ilkenin dışına çıkan müdahaleler, sadece hükümetlere değil, demokratik rejimin kendisine yöneltilen bir tehdittir. Bununla birlikte 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken ikinci önemli ders ise güçlü devlet ve güçlü demokrasinin birbirinin alternatifi değil tamamen tamamlayıcısı olduğu. Kurumlar içinde şeffaflık ve liyakat esaslı kamu yönetimi, hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim mekanizmaları ne kadar güçlü olursa bu tarz tehditlerin ortaya çıkma ihtimali de o kadar azalır” diye konuştu.