Son Mühür / Yağmur Daştan - İzmir Körfezi’nin ekolojik geleceği, bilim insanlarının uyarılarıyla masaya yatırıldı. 26-28 Mart tarihlerinde düzenlenen “Sağlıklı Bir Körfez İçin Bir Adım Daha” çalıştayında, Körfez’in karşı karşıya olduğu ötrofikasyon, iklim değişikliği ve sediment kaynaklı kirlilik gibi sorunlar ele alındı. Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’nden Prof. Dr. Şükrü Turan Beşiktepe, İzmir Körfezi’ndeki nüfus baskısı, ani sel ve taşkınlar ile tabakalaşma ve akıntı ölçümlerine dair önemli bilgiler paylaşarak, 2024’ün Körfez tarihinde yaşanan en sıcak dönem olduğunu vurguladı. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ebru Yeşim Özkan ise sediment yönetimi ve kaynak kontrolü başta olmak üzere beş temel çözüm yaklaşımını sunarak, Körfez’in ekosistem temelli bir yönetim stratejisiyle korunmasının önemini ortaya koydu.
“Körfezde dört kat baskı”
Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’nden Prof. Dr. Şükrü Turan Beşiktepe, “İzmir Körfezi: Doğal Oşinografik Süreçler, İnsan Baskısı ve İklim Değişikliğinin Kesişiminde Bir Kıyı Denizi” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. İzmir’de ötrofikasyon problemi olduğunun altını çizerek açıklamalarda bulunan Beşiktepe, “Bundan dolayı da bir koku oluşması, denizdeki balık ölümleri ve zararlı alg patlamaları var. Bunun aslında en büyük durumu nüfus. 1965 yılında 1 milyon 200 binken 2025 yılında bu rakam dört katına çıktı. Bizler daha fazla tüketmeye ve atık üretmeye başladık. Bu da Körfez’e dört kat baskı anlamına geliyor. Ani sel ve taşkınlar konusunda senede birkaç kere su basmalarını görebiliyoruz” dedi.
"Sistem ısıyı tutuyor, biz ona temizlikte yardım edelim"
Bölgede ısı adasının oluşmadığına da vurgu yapan Beşiktepe, “Isı adası oluşmuyor. Bunun nedeni İzmir Körfezi’nin varlığı. Denizlerin ısı tutma kapasitesi karalara göre daha fazla olduğundan ısı tutmayı daha kolaylaştırıyor. Bu da İzmir Körfezi’ne daha iyi bakmamız ve korumamız gerektiğini gösteriyor. Yani İzmir’de yaz aylarında yanmıyorsak bu da İzmir Körfezi’dir. 2017 ve 2019 yılları arasında akıntı ölçümleri yaptık. Yüzeyde 50 ila 60 santimetre/saniye akıntı varken, dipte 4 santimetre/saniyelik bir akıntı var. Bu da durağan su demek. Körfez’de ağustos ve eylül aylarında tabakalaşma güçlü. Kış aylarında ise iç Körfez’deki su ağırlaşıp Akdeniz’in dip sularıyla aynı ağırlığa gelip taban akıntısı olarak akıyor. Bu aynı zamanda Körfez’deki organik yükü açık denize taşıyor. Kışın soğuk olması yazın sıcak ya da soğuk olmasından daha önemli olduğunu gösteriyor. 2023’ten başlayarak deniz suyu sıcaklığı artmaya başlamış. Bunu geçmişte yaşamıştık ama rengin bu kadar küçük olduğu bir dönem olmamıştı. Dünyanın ortalama sıcaklığı 1 buçuğun üzerine çıktığında geriye dönüş yok diye bir hipotez var ama bu geriye doğru döndü. Yani biz 2024’te çok ciddi bir şey yaşadık. 2024 yılı İzmir Körfezi’nde tarihsel olarak yaşadığımız en sıcak dönemdi. Hava sıcaklığı ve deniz suyu sıcaklığı arasında Ege Bölgesi’nde bir aylık farklılık beklersiniz. Sistem ısıyı tutarak bizi daha güzel bir İzmir’de yaşatmayı başarıyor. Biz de ona temizlik için yardım edelim” diye konuştu.
2023 ve 2024 yılında yaşanan sıcaklık artışının 2035 yılında da yaşanacağını ifade eden Beşiktepe, “Bunu 8 yıl içerisinde göreceğiz. O zaman ne yaşayacağımızı biz 2024'te yaşadık. Şimdi bunu tekrar yaşamamak için istiyorsak, bu dönem içerisinde bizim sistemi, bu anladığımız sistemi çok iyi koruyacak gözlem sistemleriyle, yönetim anlayışıyla, yönetim modeliyle birlikte yönetmemiz gerekiyor” mesajı verdi.
Sorunun çözümü için beşli formül verdi
Toplantıda, “İzmir İç Körfezi artık yalnızca kirli bir ortam değil, kalıcı ve yoğun baskı altında olan bir sistemdir” mesajı veren İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ebru Yeşim Özkan da “Deniz Biyolojisi A.B.D.: İzmir Körfezi’nde sediment kaynaklı kirlilik” konulu bir sunum gerçekleştirdi. Yaşanan sorunların çözümü noktasında beş temel yaklaşımın öne çıktığını söyleyen Özkan, “Öncelikle kaynak kontrolü büyük önem taşır. Endüstriyel deşarjlar, küçük girdiler ve kentsel atıklar acilen kaynağında kontrol edilmelidir. İkinci olarak, sediment yönetimi kritik bir bileşendir. İnce taneli toksik sedimanlar, koruma, izolasyon veya stabilizasyon yöntemleri ile yönetilmelidir. Sediment taramalarının zamanı doğru belirlenmezse, organik madde suya karışabilir ve oksijen düşüşüne bağlı balık ölümlerine yol açabilir. Üçüncü olarak, risk temelli izleme yapılmalıdır. Tane boyutu, toplam organik karbon ve biyolojik etkiler bütüncül olarak izlenmeli ve ekolojik risk indeksleri rutin programlara entegre edilmelidir. Dördüncü olarak, metal fraksiyonlarının izlenmesi gerekir. Özellikle kurşun gibi yüksek risk oluşturan metallerin, ortamda stabil mi yoksa hareketli mi kaldığı anlaşılmalıdır. Son olarak, önceliklendirme yapılmalıdır. Yüksek riskli alanlar özel iyileştirme stratejileri ile hedeflenmelidir” dedi.
“Jeolojik bir tuzak”
Beş ana yaklaşımı iki ana bileşen üzerinden değerlendirmenin mümkün olduğunu söyleyen Özkan, “Birincisi kaynak kontrolü, ikincisi ise sediment yönetimi. Doğru müdahale edilmezse sistem, kendi kendini temizleyen doğal bir depo olmaktan çıkar; kirleticileri biriktiren ve besleyen bir jeolojik tuzağa dönüşür. İzmir Körfezi’ni kurtarmak sadece suyu değil, o suyu kirleten sedimenti yönetmekten geçer. Fiziksel gerçeklikleri kabul eden ekosistem temelli bir yönetim stratejisi artık bir tercih değil, bir sorumluluktur” diye konuştu.