Son Mühür / Yağmur Daştan - Bugün 23 Nisan... Tüm dünya, çocuklara armağan edilmiş ‘tek bayramı’ kutlarken; Türkiye’de ise bu bayram, tarif edilmesi güç, karmaşık duygular yaşanıyor. Bir yanda bayram coşkusunu yaşaması istenen çocuklar diğer yanda ise önce Şanlıurfa sonrasında Kahramanmaraş’ta yaşanan şiddet olayları ve kaybettiğimiz canlar… Akıllarda ise birçok soru: Gerçekten çocuklarımızı anlıyor muyuz? Okullarda yükselen şiddet dalgası ve "sessiz" çocukların iç dünyasındaki patlamalar, sadece birer asayiş vakası mı yoksa sistemden yükselen imdat çağrısı mı? Bayramı onlara adarken, dünyalarını ne kadar güvenli kıldığımızı sorguladığımız bu anlamlı günde; Sosyolog, Aile ve Bağımlılık Danışmanı Duygu Tor ile çocuklar ve şiddet olaylarını konuştuk. Yaşananları yorumlayan Tor, “Sorun sadece birey değil. Sorun, bireyi yalnız bırakan yapı” dedi.
“Ben buradayım demenin yıkıcı yolu”
Okullarda yaşanan bu ‘şiddet olayları’ sizce nasıl okunmalı?
Bu olayları tekil bir suç olarak okumak ne yazık ki bizleri yanıltabilir. Bu yaşananları bireysel bir patlamadan çok kolektif bir ihmalkarlığın sonucu olarak yorumlamamız daha doğru olacaktır. Bu çocuklar çoğu zaman öfkeyle değil, derin bir değersizlik duygusuyla harekete geçiyor. İşte, bu yüzden şiddet burada bir amaç değil, ben buradayım demenin en yıkıcı yolu. Dışarıdan ‘sessiz, sorun çıkarmayan’ olarak görülen çocukların iç dünyası çoğu zaman diğerlerine oranla çok daha kaotik oluyor. Bastırılmış öfke, görülmeme hissi ve kronik yalnızlık ne yazık ki bu çocukların zamanla kimliklerine işleniyor. Bir noktadan sonra çocuk şunu hissediyor: ‘Kimse beni görmüyorsa, ben de kimseyi görmek zorunda değilim. İşte tam da bu kopuş, empatiyi devre dışı bırakıyor. Ve empati yoksa, insan karşısındakini artık bir ‘insan’ olarak değil, bir ‘hedef’ olarak görmeye başlıyor. Ne yazık ki biz sorunu yanlış tanımlıyoruz. Bağıran çocuğu sorunlu sanıyoruz, susan çocuğu ise ‘Aman bu sessiz, akıllı’ diye yorumluyoruz. Oysa en riskli profil, duygularını ifade edemeyen, içe atan ve uyumlu görünen çocuklar.
Okul sistemi bu çocukları neden fark edemiyor?
Çünkü açık söylemek gerekirse sistem performansa odaklı, insana değil. Not ortalaması yüksek olan bir çocuk ‘iyi’ kabul edilirken kimse o çocuğun iç dünyasına bakmıyor. Oysa travma her zaman dışarıdan görünebilen bir durum değil. Bazı çocuklar acılarını başarıyla maskeler. Eğitim sistemi şu soruyu sormuyor: ‘Bu çocuk ne hissediyor?’ Sorduğu tek şey şu: Bu çocuk ne kadar başarılı? Ve bu ne yazık ki ortadaki en büyük körlüklerden. Toplumda artan şiddetle bu olaylar arasında elbette ki bir bağlantı var. Toplumda şiddet normalleştiğinde, çocuklar bunu bir çözüm yöntemi olarak öğrenir. Evde, sokakta, medyada sürekli şiddete maruz kalan bir çocuk için şiddet artık ‘olağan’ hale gelir. Yani bu çocuklar şiddeti icat etmiyor, öğreniyor. Bir çocuğu sadece yaptığı eylemle tanımlamak, onun hikayesini yok saymaktır. Bu, suçu meşrulaştırmak değil ama anlamaya çalışmak zorundayız. Çünkü anlamadığımız hiçbir şeyi önleyemeyiz. ‘Cani’ demek kolaydır… Zor olan, o çocuğu o noktaya getiren süreci görmek.
“Medya dili çok kritik”
Medyanın bu süreçlerde size göre etkisi nedir?
Tabii medyada verilen mesajlar noktasında oldukça dikkatli olmakta yarar var. İncelediğimizde görüyoruz ki medya şiddeti sadece aktarmıyor, aynı zamanda yeniden üretiyor. Şiddet olaylarının detaylı ve dramatik şekilde verilmesi bazı bireyler için ‘model’ oluşturabilir. Bu noktada çok dikkatli olunması şart. Özellikle görünür olma ihtiyacı yüksek olan gençlerde bu görüntülerle birlikte ‘Böyle dikkat çekerim’ algısı oluşabilir. Bu yüzden medya dili çok kritik; haber vermek ile şiddeti estetize etmek arasında çok ince bir çizgi var.
Akran ilişkileri ve dışlanma bu tarz olaylarda size ne kadar etkili?
Akran grubu, özellikle ergenlikte kimliğin en önemli belirleyicisidir. Dışlanan bir çocuk sadece arkadaş kaybetmez, aynı zamanda ‘kendilik değerini’ de kaybeder. Sürekli reddedilen birey zamanla şu noktaya gelir: ‘Madem beni kabul etmiyorsunuz, ben de sizi yok sayarım.’ Bu da sosyal bağın kopuşudur. Toplumdan kopan birey, toplumsal normları da içselleştirmez.
“Erken görmeli ve bağ kurmalıyız”
Toplum neden her olaydan sonra şaşırmış gibi davranıyor?
Bir çocuğu kaybettik diye diğer çocukları suçlu ilan etmek çok büyük yanlış olur. Ne yazık ki olaylar sıcağı sıcağınayken bu tip yanılgılarla karşılaşabiliyoruz. Bu, çözüm değil, toplumsal paniğin yeni bir hatası. Korku ile hareket eden toplumlar emin olun ki daha çok travmalar üretir. Çünkü burada asıl gerçek süreci görmezden gelmektir. Küçük sinyalleri yok sayıp, büyük sonuçlara şaşırıyoruz. Aslında bu gerçekleri bilmiyoruz değil, yüzleşmek istemiyoruz. Eğer aynı şekilde devam edersek, bu olaylar gelecekte de artabilir. Çünkü bu olaylar tesadüf değil, birtakım birikimlerin sonucudur. Yalnızlaşan, dışlanan ve anlaşılmayan çocuk sayısı arttıkça risk de artar. Ama bu bir kader değil. Toplum olarak erken görmeyi, dinlemeyi ve bağ kurmayı öğrenirsek azalır.
“Görülmeyen çocuk kopar”
Bir öğretmen böyle bir durumu fark ettiğinde ne yapmalı?
Öğretmenlere burada çok büyük görevler düşüyor. Örneğin böylesi bir davranış sezinlendiğinde önce cezalandırmak yerine anlamaya çalışmalı. Çünkü bu tür davranışlar çoğu zaman bir ‘sorun’ değil, aslında erken okunulduğunda önüne geçebileceğiniz bir ‘sinyaldir.’ Çocukla birebir, yargısız bir iletişim kurmalı; sonrasında mutlaka rehberlik servisi ve aileyle birlikte hareket etmeli. En kritik nokta da çocuğu dışlamak değil, kontrollü şekilde sürece dahil etmekten geçiyor. Çünkü görülen çocuk toparlanır, görülmeyen çocuk ise ne yazık ki kopar.
“Aidiyet hissi olan birey yıkılmaz”
Bu olayları önlemek için toplumsal düzeyde ne yapılmalı?
Öncelikle bireyi suçlayan değil, sistemi sorgulayan bir bakış açısına geçmek yerinde olacaktır. Okullarda sadece akademik değil, sosyal uyum programları hazırlanmalı. Aileler böylesi süreçlerde yalnız bırakılmamalı, destek mekanizmaları güçlendirilmeli. Gençlerin kendini ifade edebileceği sosyal alanlar artırılması noktası da oldukça önemli. Çünkü aidiyet hissi güçlü olan birey, yıkmaz, korur. Bu olaylar bize şunu söylüyor: Toplum olarak birlikte yaşıyoruz ama birlikte hissetmiyoruz. Aynı sınıfta olan çocuklar bile birbirine yabancı. Bu yabancılaşma derinleştikçe, empati azalıyor ve şiddet mümkün hale geliyor. Yani sorun sadece birey değil. Sorun, bireyi yalnız bırakan yapı. Son olarak bir çocuk katil olduysa, inanın orada sadece bir fail yoktur. Orada susan bir aile, görmeyen bir okul, duymayan bir toplum vardır. Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Ne yazık ki bizler çocukların gülmesi gereken günde, acılarla yüzleşiyoruz. Dileğimiz hiçbir çocuk yalnız kalmasın, okullar korkunun değil, güvenin yeri olsun. Hiçbir çocuk korkarak büyümesin, okullar sadece umutla dolsun.