İZMİR HABERLERİ

Savaş ve gerilim Orta Doğu’yu sarıyor! Siyaset Bilimci Sönmez’den barış reçetesi!

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a saldırısıyla başlayan çatışmalar, İran’ın misillemeleriyle devam ediyor. Bölgedeki kriz, nükleer programlar, İsrail-Filistin gerilimi ve vekâlet savaşlarıyla karmaşık bir hal aldı. Siyaset bilimi uzmanı Dr. Zekiye Seda Sönmez, sürdürülebilir barış için uluslararası hukukun uygulanması, iki devletli Filistin çözümü, İran’la diplomasi ve bölgesel aktörlerin arabuluculuk rolünü üstlenmesini şart koştu.

Abone Ol

Son Mühür/ Emine Kulak- ABD ile İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a saldırması ile başlayan ve İran'ın misillemeleriyle süren savaş devam ederken can kaybı ve yıkım artıyor.

Bölgedeki gerilimler özellikle İran’ın nükleer programı ve İsrail’in güvenlik kaygıları üzerinden şekilleniyor. İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini kendi güvenliği için tehdit olarak görüyor ve zaman zaman hava saldırıları ve casusluk operasyonlarıyla İran hedeflerini vurmaya çalışıyor. İran ise Batı ile diplomasi sürecinde tıkanan müzakereler ve bölgesel vekâlet savaşları üzerinden misilleme yapıyor. İsrail-Filistin çatışmaları da gerilimi artırıyor. Özellikle Gazze ve Batı Şeria’daki şiddet olayları, bölgesel güçlerin müdahaleleri ve uluslararası diplomasi eksiklikleri nedeniyle çözülmesi zor bir kriz alanı oluşturuyor. Bu durum, Orta Doğu’yu kriz havzası haline getiriyor: enerji hatları, sınır güvenliği ve bölgesel ittifaklar ciddi risk altında. Analistler, olası bir çatışmanın sadece iki tarafla sınırlı kalmayıp, bölgesel ve küresel dengeleri etkileyebileceğine dikkat çekiyor.

Siyaset bilimi uzmanı Dr.Zekiye Seda Sönmez, İsrail-Filistin gerilimi ve İran çevresindeki nükleer krizler ışığında bölgedeki çatışma risklerini değerlendirdi.

“Sürdürülebilir barış için birkaç temel adım şart”

İsrail-Filistin ve İran çevresindeki gerilimler ışığında, sürdürülebilir bir barış için hangi siyasi ve hukuki adımların atılabileceğini değerlendiren Seda Sönmez, “Öncelikle şunu tespit etmek gerekir: Bölgedeki kriz yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda uluslararası hukukun, egemenlik ilkesinin ve kolektif güvenlik sisteminin test edildiği bir alandır. Sürdürülebilir barış için birkaç temel adım şarttır. Birincisi, uluslararası hukukun açık ve bağlayıcı şekilde uygulanmasıdır. Özellikle Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanabilirliğinin güçlendirilmesi gerekir. Birleşmiş Milletler çatısı altında daha etkin bir diplomatik çerçeve oluşturulmadan kalıcı barış zor görünmektedir” dedi.

“Bazı ülkelerinin de arabuluculuk rolünü üstlenmesi gerekiyor”

Kalıcı bir çözüm için askeri seçeneklerden ziyade diplomatik ve bölgesel temelli adımların öne çıkarılması gerektiğini vurgulayan Sönmez, “İkincisi, Filistin meselesinde iki devletli çözüm perspektifinin yeniden canlandırılması gerekir. 1967 sınırları temelinde bağımsız bir Filistin devletinin tanınması ve güvenlik garantilerinin oluşturulması kritik önemdedir. Üçüncüsü, İran ile Batı arasındaki nükleer gerilimin yeniden diplomasi masasına taşınmasıdır. 2015’te imzalanan Joint Comprehensive Plan of Action yani İran Nükleer Anlaşması gibi bir çerçevenin güncellenerek canlandırılması, veya buna benzer bir çerçevede mutabakata varılması bana göre bölgesel tansiyonu ciddi ölçüde düşürebilir ölçüde bir adım olur. Son olarak, bölgesel aktörlerin özellikle Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler olarak görüyorum ki bu ülkelerin de aslında derhal arabuluculuk rolünü üstlenmesi ve bu misyonunu güçlendirmesi gerekir. Çünkü şunu net şekilde söylemek gerekiyor ki bölgesel sahiplenme olmadan dış müdahaleler kalıcı sonuç üretmez” şeklinde konuştu.

“Kalıcı barış siyasal yapının dönüştürülmesiyle mümkündür”

Konuşmasına devam eden Sönmez, “Tüm bunlara uluslararası ilişkiler literatüründen bakacak olursak da Öncelikle, çatışma ortamında sivillerin korunması ve ateşkesin kurumsallaştırılması gerekliliği, klasik anlamda negatif barışın (şiddetin durması) pozitif barışa (yapısal şiddetin giderilmesi) evrilmesi gerektiğini savunan Johan Galtung’dan hareketle kalıcı barış, yalnızca çatışmanın askeri olarak dondurulması değil, hukuki ve siyasal yapının dönüştürülmesiyle mümkündür. Hesap verebilirlik ve uluslararası hukukun uygulanmasının çatışma sonrası istikrar için zorunlu olduğu yönündeki yaklaşım ise geçiş dönemi adaleti literatüründe özellikle Ruti Teitel tarafından sistematik biçimde temellendirilmiştir. Bu perspektif, savaş suçlarının soruşturulması ve uluslararası ceza yargılamalarının barışın meşruiyetini güçlendirdiğini savunur; bu bağlamda Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumların rolü önem kazanır. İran’ın nükleer programı ve bölgesel vekalet çatışmaları bağlamında çok taraflı denetim ve güven artırıcı önlemler gerekliliği ise kurumsalcı uluslararası ilişkiler yaklaşımına, özellikle Robert Keohane’in uluslararası rejimlerin işlevine dair çalışmalarına dayanır Keohane’e göre uluslararası kurumlar, karşılıklı güvensizliği azaltarak iş birliğini mümkün kılar; bu bağlamda İran Nükleer Anlaşması benzeri doğrulama ve denetim mekanizmaları çatışma riskini azaltıcı işlev görebilir. Sonuç itibariyle de mevcut savaş ortamında sürdürülebilir barışın; Galtung’un yapısal barış anlayışı ile Keohane’in kurumsalcı iş birliği teorisinden mülhem biçimde öncelikle insancıl hukukun uygulanması, sonrasında uluslararası yargısal mekanizmaların işletilmesi ve sonuç olarak güvenlik garantileri içeren müzakere süreci ile bölgesel çok taraflı güvenlik rejimlerinin kurulması yoluyla inşa edilebilir düşüncesindeyim” dedi.

“Sert retorik, bölgesel gerilimi tırmandırıyor”

Bölgedeki gerilimi tırmandıran ve Türkiye’nin güvenliğini doğrudan hedef alan söylemleri değerlendiren Sönmez, “ Bu tür söylemler çoğu zaman iç politikaya dönük mobilizasyon araçlarıdır, ancak dış politika açısından ciddi risk üretirler. Özellikle Türkiye’nin sınır güvenliği, enerji hatları ve Doğu Akdeniz’deki çıkarları düşünüldüğünde, sert ve hedef gösterici retorik gerilimi kontrolsüz biçimde tırmandırabilir. Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak ve bölgesel bir güç olarak denge politikası yürütmek zorundadır. Söylem düzeyinde sertleşme ile fiili askeri angajman arasında net bir ayrım gözetilmelidir. Aksi halde, krizler zincirleme reaksiyon üretir” dedi.

Ulusal onur, stratejik akıl ve çok katmanlı dış politika

Türkiye’nin ulusal onurunu koruma konusundaki kararlılığını yorumlayan Sönmez, “Devletler için ulusal onur kavramı, egemenlik, caydırıcılık ve diplomatik itibarla doğrudan ilişkilidir. Türkiye tarihsel olarak hem askeri kapasitesini hem de diplomatik manevra alanını kullanarak bu dengeyi gözetmeye çalışmıştır. Ancak modern dünyada ulusal onur yalnızca askeri sertlik ile korunmaz. Ekonomik istikrar, hukukun üstünlüğü, demokratik meşruiyet ve uluslararası itibar da bu çerçevenin parçalarıdır. Eğer bir ülke ekonomik olarak kırılgansa veya diplomatik olarak yalnızlaşmışsa, askeri kapasitesi ne olursa olsun stratejik avantajı zayıflar. Dolayısıyla kararlılık kadar stratejik akıl ve çok taraflı diplomasi de belirleyicidir. Bunu da yine literatür üzerinden konuşacak olursak. Realist bir perspektiften bakan Hans Morgenthau, devletlerin dış politikasında temel belirleyicinin “ulusal çıkar” olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşımda onur söylemi çoğu zaman ulusal çıkarın karşılık bulmuş hali olarak karşımıza çıkar pek tabi o şekilde yorumlanır ama buna bazı eklemeler yapmak gerekir düşüncesindeyim. Örneğin Alexander Wendt’in sosyal inşacılık yaklaşımına göre devletlerin çıkarları ve kimlikleri sabit değil, tarihsel ve toplumsal olarak inşa edilir. Bu perspektiften bakıldığında ulusal onur gibi kavramlar da devlet elitleri ve toplumsal söylem tarafından üretilen kimlik unsurlarıdır. Yani dış politikadaki kararlılık konusunda bu kimliğin tehdit altında algılanıp algılanmadığına bağlı olarak değişir. Buna benzer şekilde Martha Finnemore, devlet davranışlarının yalnızca güç maksimizasyonu ile değil, uluslararası normlar ve meşruiyet arayışıyla da şekillendiğini savunur. Bu çerçevede bir devletin “ulusal onuru koruma” yönündeki kararlılığı, hem iç kamuoyuna yönelik meşruiyet üretme ihtiyacına hem de uluslararası normatif konumlanmasına bağlıdır. Bence sonuç itibariyle bu gerçekten de çok katmanlı şekilde cevaplanacak bir sorudur ve öyle de sonuç doğurur. Tek bir perspektiften bakmak yanıltıcı olur düsüncesindeyim. Çünkü Türkiye’nin veya herhangi bir devletin “ulusal onurunu koruma konusundaki kararlılığı”, normatif bir değerlendirmeden ziyade, kimlik inşası, norm ve meşruiyet arayışı ve ulusal çıkar temelli realist analiz çerçevesinde incelenmelidir. Bu bağlamda mesele, var ya da yok şeklinde değil de, hangi koşullarda, hangi araçlarla ve hangi söylem üzerinden şekillendiği sorusuyla ele alınmalıdır” şeklinde konuştu.

“Hazırlıklı olmak güçlü ve dengeli olmak savaş ihtimalini azaltır”

Türkiye’nin coğrafi konumu gereği olası bölgesel savaşlara karşı hem askeri hem de ekonomik olarak kapsamlı bir hazırlık yapmasının zorunlu olduğunu vurgulayan Sönmez,“Kesinlikle evet. Çünkü Türkiye coğrafi olarak kriz havzasının tam merkezindedir: Karadeniz, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz üçgeninde yer almaktadır. Askeri açıdan hazırlık, caydırıcılığın temelidir. Güçlü savunma sanayii, modernize edilmiş hava savunma sistemleri ve sınır güvenliği, olası bir bölgesel savaşı Türkiye’ye sıçramadan durdurmanın ilk şartıdır. Ancak en az askeri hazırlık kadar önemli olan ekonomik dayanıklılıktır. Savaş ortamında enerji fiyatları yükselir, sermaye çıkışı hızlanır, ticaret yolları daralır. Türkiye enerji ithalatına bağımlı bir ülke olduğu için ekonomik şoklara açıktır. Bu nedenle enerji çeşitlendirmesi, rezerv politikası ve üretim kapasitesinin artırılması stratejik zorunluluktur. Ayrıca toplumsal dayanıklılık da önemlidir. Suriye krizinde yaşandığı gibi, büyük göç dalgaları güvenlik kadar sosyolojik ve ekonomik sınav da yaratır. Özetle, hazırlıklı olmak savaşı istemek anlamına gelmez; tam tersine, güçlü ve dengeli olmak savaş ihtimalini azaltır. Türkiye’nin akılcı, çok boyutlu ve uzun vadeli bir güvenlik stratejisine ihtiyacı vardır. Bana göre tüm bu söylemleri toparlayacak olursak: Bölgesel barış ancak hukuk, diplomasi ve dengeli güç politikası birlikte yürütülürse mümkündür, aksi takdirde krizler yeni krizler üretir” dedi.