İyonyalılardan Lidyalılara, Romalılardan Bizanslılara, Selçuklulardan Osmanlılara kadar pek çok kavim bu topraklara uğramış, kalmış, bir şeyler bırakıp gitmiş. Bu ödevi incelerseniz İzmir'in sadece bir tatil şehri olmadığını fark edersiniz. Sokakları gezerken bir köşede Roma agorasına denk geliyorsunuz, birkaç sokak ötede 17. yüzyıldan kalma bir hanın avlusunda buluyorsunuz kendinizi. Aşağıda şehrin en bilinen tarihi mekânlarını, antik dönemden Osmanlı'ya doğru sırasıyla anlatmaya çalıştık.
Antik dönemden kalanlar
Şehrin en eski yerleşim noktalarından biri Bayraklı'da. Smyrna Höyüğü dedikleri bu alan, MÖ 3000'lere kadar uzanıyor. Hatta Homeros'un da bu civarda doğduğu söyleniyor, kesin değil ama rivayet böyle. Höyükte yıllar içinde yapılan kazılarda Athena Tapınağı'na ait kalıntılara ulaşıldı.
Konak'a inince karşımıza Agora çıkıyor. MÖ 4. yüzyılda kurulan bu antik pazar yeri, Roma döneminde Marcus Aurelius tarafından yeniden yaptırılmış. Üç katlı bazilikası, sütunlu galerileri ve şaşırtıcı derecede iyi korunmuş yer altı su kanallarıyla insanı gerçekten etkiliyor. Hemen tepesinde ise Kadifekale duruyor. Bu kaleyi Büyük İskender'in komutanlarından Lysimakhos yaptırmış. Şehre tepeden bakan konumu sayesinde yüzyıllar boyunca savunma amaçlı kullanılmış.
İzmir sınırları içinde olup da mutlaka bahsetmek gereken bir yer daha var: Efes. Selçuk ilçesinde bulunan bu antik kent, dünyanın yedi harikasından sayılan Artemis Tapınağı'na ev sahipliği yapmış. Celsus Kütüphanesi'nin cephesi, Büyük Tiyatro, mermer caddeler... Efes'i yılda milyonlarca turist ziyaret ediyor ve bu rakam boşuna değil.
Osmanlı'nın bıraktıkları
Osmanlı denince ilk akla gelen yapı Kemeraltı Çarşısı. 17. yüzyılda kurulmuş, hâlâ canlı, hâlâ kalabalık. Daracık sokakları, hanları, camileri ile bir labirent gibi. Hisar Camii, Şadırvanaltı Camii ve Kızlarağası Hanı buranın en çok ziyaret edilen yapıları.
Saat Kulesi'ni de unutmamak lazım. Belki de İzmir'in en bilindik simgesi bu kule. Sultan II. Abdülhamid'in tahta çıkışının 25. yılı şerefine, 1901'de Konak Meydanı'na dikilmiş. Tasarımını Fransız mimar Raymond Charles Père yapmış. Boyu yirmi beş metre. Bugün şehrin neredeyse tüm tanıtım fotoğraflarında karşımıza çıkıyor.
İzmir aslında bir şehir değil, üst üste binmiş medeniyetlerin canlı bir albümü. Bir tarafta MÖ 3000'lerden kalma bir höyük, bir tarafta 1901 yapımı bir saat kulesi... Aralarda da Roma agoraları, antik kaleler, Osmanlı hanları. Bu zenginlik hem akademik açıdan hem de turizm bakımından bambaşka bir değer taşıyor.
Tarihi yerleri korumak sadece eski binaları ayakta tutmak değil bence. Bir kültürün hafızasını gelecek nesillere aktarmak demek. İzmir'i gezerken sadece deniz manzarasının tadını çıkarmak yetmez; bu mekânları görmek, taşına dokunmak gerek. Çünkü o zaman binlerce yıllık bir yolculuğa çıkmış oluyorsunuz.