Furkan Ertan / Son Mühür - Son Mühür TV ekranlarında yayınlanan Sıcak Bakış programında Tunç Erciyas’ın sorularını yanıtlayan DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın, Türkiye gündemini değerlendirdi. İktidarın ekonomi ve tarım politikalarından meclis kürsüsüne taşıdığı fon skandallarına, sokaklardaki ekolojik talandan barış sürecindeki tıkanıklıklara ve yerel yönetimlerin el değiştirip AK Parti'ye geçişine, İzmir ve Türkiye gündeminde geniş yankı bulan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın transferine kadar pek çok başlığı değerlendiren Akın, bununla birlikte muhalefete de uyarılarda bulundu.

Tarım ve üretici krizine bakış

İktidar ve Tarım Bakanlığı ile görüştüklerinde her şeyin iyi gittiğinin söylendiğini ancak sahada üreticilerin çok ciddi sıkıntılar yaşadığını belirten İbrahim Akın, "Aslında iktidarla ve özellikle Tarım Bakanı ile görüştüğümüzde her şey iyi gidiyor diye söylüyorlar ama bizim gördüğümüz genel olarak bütün üreticiler çok ciddi sıkıntılar içerisinde, nereden baksanız sorun var. Örneğin biz tarım meselesini özellikle Güneydoğu coğrafyasının tamamında çok önemli olarak görüyoruz; ciddi topraklar var ama bu topraklar tarım alanına, hayvancılığa açılmak yerine tamamen orada dijitalleştirilmiş, ticarileşmiş 'yenilenebilir enerji' dedikleri enerji politikalarıyla ve madenlerle inanılmaz şekilde katlediliyor.

Dün benim gördüğüm çok güzel bir eylem yapıldı Urfa’da; Urfa’daki çiftçiler traktörlerini yürüttüler. İnsanlar kendi hayatlarını idame ettirebilmek için mücadele veriyorlar ve Şanlıurfa Ovası'nın talan edildiğini görüyorlar. Güneş panelleri koyuyorlar, tarımsal üretim değerlendirilmiyor. Keza yine Karadeniz’e geçtiğinizde fındık üreticileri geçen haftalarda ciddi etkili eylemler yapmaya çalıştılar. Örneğin fındık geçen sene 350 TL’ye kadar satılmışken, bu sene 160-170 TL’ye satış yapılmaya çalışılıyor. Tüccarlar resmen piyasanın insafına bırakılmış, araya girenler ürünü almıyor ve dolayısıyla millet sıkışmış durumda, 'Ne verirseniz satacağız' pozisyonuna gelmiş durumda.

Dolayısıyla tarım genel olarak bence iyi değil. Belki sanayi tarımı bakımından bazı yerlerde teşvik yapıldığı, hayvancılık yapıldığı ve bunların kısmen kredilerle desteklendiği söylenebilir ama bizim ülkemiz artık tarım üretimiyle kendi kendine yeten olmaktan çıktı, tamamen ithalata dayalı bir tarım faaliyeti yürütüldüğünü görüyoruz. O bakımdan bence gördüğüm bu rejim ve bu hükümet büyük ölçüde yenilenebilir enerjiyle başlayarak bütün enerji politikalarını tarım alanlarını işgal ederek sürdürmeye çalışıyor. Özellikle son iki yıldır bu çok yaygınlaştı; Konya Ovası'nda bile milyonlarca dönüm araziye güneş panelleri koymaya çalışıyorlar. Bunu özellikle Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmalarla ve 30 yıllığına falan yapıyorlar.

Dolayısıyla şunu görüyoruz biz: Hem meralarımızı hem de tarım alanlarımızı resmen terk eden bir durumla karşı karşıyayız. Köyler boşaltılıyor ve köylerde insanlar yaşayamaz hale geldi, şehirleşme %90’a gelmiş durumda. Dolayısıyla tarım bu açıdan da bakıldığında sosyolojik olarak da fiilen öldürülüyor. O bakımdan bizim bu ülkemiz gerçekten önümüzdeki dönemde hem ekolojik meseleden dolayı, yani iklim değişikliğine bağlı olarak sıcaklıkların artmasıyla bir değişim süreci yaşayacak; yani kuraklık daha fazla olacak, sıcaklar daha fazla artacak. Bunun karşısında önlem alınmazsa, daha sürdürülebilir bir faaliyet planı çıkartılmazsa ve Tarım Bakanlığı mühendislerle beraber ülkenin coğrafyasını, iklim değişikliğini değerlendiren bir planlama yapmazsa inanın tehlikeli bir durum var. Çok daha gıdaya erişmemizin, sağlıklı gıdaya erişmemizin zorlukları çok fazla olduğu gibi; çevre bozulmasına, iklim bozulmasına ve kirlenmeye bağlı olarak en önemli mesele olduğunu düşünüyoruz. Çünkü sağlıklı gıda olmadan sağlıklı yaşam olmayacağını düşünüyoruz, dolayısıyla bu bakımdan kritik bir konu.

Bunun için biz madene itiraz ediyoruz ama tarımı da özellikle o bölgede korumak için gerekli çalışmaların yapılmasını istiyoruz. Örneğin bizim Maden merkezimizde bir nehir var; Murat Nehri 722 km uzunluğunda, binlerce köyü ve ilçeyi işgal ediyor, doğrudan Elazığ’da Fırat Nehri’ne bağlanıyor ve bütün su alanlarının kirlenmesine sebep olacak bir durum ortaya çıkacak. Sen onun merkezine bir altın madeni koyuyorsun ve binlerce ton siyanür döküyorsun oraya. Artık orada insanlar o derede hayvanlarını bile suya batıramaz hale gelmiş durumdalar. Ve bu süreç, 'Özellikle çözüm süreci niye muallakta kalıyor?' diye düşünmeye başladıkları bir sürece evriliyor. 'Biz buradaki topraklarımız kirlenince, hayvanlarımız yaşayamaz hale gelince biz nerede yaşayacağız? Topraklarımızın olmadığı bir günde kimlik mi olur, din mi olur, anlayış mı olur, böyle barış mı olur?' diye insanlar tepki gösteriyor. Bölgede yaşayan insanlar önümüzdeki dönemde bu sürecin yarattığı tahribatlara karşı çok daha ciddi itirazlar ve mücadele yürütecekler gibi gözüküyor." dedi.

''Yaşamı ortadan kaldıran, iklimi değiştiren ve kirlenmeye sebep olan bir duruma itiraz etmemiz lazım''

İklim krizine karşı maden faaliyetlerinin doğayı katletmesine yönelik değerlendirmelerde bulunan İbrahim Akın, toprağın üstünün altından çok daha değerli olduğunu "Bizim iddiamız şu: Toprağın üstü daha değerli. Onu koruyabilirsen aslında altından çıkarttığı, sadece bazı insanların çıkarlarına sebep olan sonuç yerine kamunun oradaki hayatın varlığını ve kirlenmeyi engellemek için yürütülecek çalışma çok daha kıymetli. Altın öyle kazılarak ya da başka şeyler yapılarak değil, ihtiyaç olduğu kadar değerlendirilebilir.

SON DAKİKA Riyad saldırısına karşı ortak bildiri: Türkiye dahil 4 ülkeden Husilere kınama!
SON DAKİKA Riyad saldırısına karşı ortak bildiri: Türkiye dahil 4 ülkeden Husilere kınama!
İçeriği Görüntüle

Bizim temel prensibimiz şu: Yaşamı ortadan kaldıran, iklimi değiştiren ve kirlenmeye sebep olan bir duruma itiraz etmemiz lazım. Çünkü bu birinin çıkarı ama toplumun aleyhine olan bir durum ortaya çıkarttığı için temel sorunumuz budur. Gün gelecek Anayasa Mahkemesi bu 7554 sayılı yasayı gündeme getirecek, biz de bununla ilgili yarın bir görüşme yapacağız. Daha yaygın bir şekilde saldırının olduğu yerde 500 küsur sayfalık bir dosya hazırladık. Açıkçası bu mesele bizim için şöyle bir mesele: Bu ülkede bu kadar kirlenmenin, bu kadar bozulmanın olduğu yerde yaşayamaz hale gelirse kazancın, paranın ne kıymeti var? Çok paran olabilir ama bu ülkede yaşayamayacaksın. O anlamda bu basit bir mesele değil. Eskiden çok dar ekolojik asgari mücadelesi gibi gözüküyordu ama şimdi Birleşmiş Milletler Cop 31’i Türkiye’de yapacak. Cop 31 Türkiye’de yapılmasına rağmen bizim ülkemizdeki var olan sistem çok daha hızlı ve kötü bir şekilde hem fosil yakıt üretimiyle bu konuda ısrarla devam ediyor hem de çevre tahribatını çok fazla yapıyor.

Biz bakın ısrarla diyoruz: Gelin bu bakanlığı ayıralım, siz Çevre Bakanlığı yapmıyorsunuz, neredeyse beton işleri yapıyorsunuz. Bunu yapacaksanız o ayrı ama çevreyle ilgili kısım tam da bunların aslında mücadele etmesi gereken bir bakanlık. Önlemler açısından bakıldığında sana yetki veriyorlar, her yetki sende; beton dersen yapıyorsun ama çevreyi de sen koruyacaksın. Bakanlıklar birbirine karşı iş yapıyormuş gibi bir durum var. Antalya’da yapılacak COP 31 zirvesine biz de gideceğiz, alternatif politikalarımızı hayata geçirmek ve halkın ekolojisini örgütlemek için elimizden geleni yapıyoruz. Uluslararası alanda çok büyük bir ilgi var; yaklaşık 500 civarında kurum temsilcisi gelecek Antalya’ya bu alternatif zirve için, bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Sadece iklim meselesiyle ilgili değil, emek konusuyla ilgili de 90 civarında sendika temsilcisi gelecek. Dünyadaki bu gelişmelere karşı duyarlılık çok yükseldi, sivil toplum örgütleri açısından da devletler açısından da bu böyle. Kimisi gerçekten tutarlı bunu yerine getirmeye çalışmaya çalışıyor; örneğin ekokırım yasası çıkarttılar Avrupa’nın birçok ülkesinde. Doğanın tahribatını suç sayan düzenlemeler konuşulurken bizde durum ortada. Bu bakımdan önümüzdeki dönemin önemli olduğunu düşünüyorum." sözleriyle dile getirdi.

Fon krizi

Son dönemin en büyük yankı uyandıran gelişmesi olan fon krizi hakkında elindeki raporlara ve bilgilere dikkat çeken Akın, skandalın arka planını meclis kürsüsüne taşıdığı şu sözlerle dile getirdi:

"Tesadüfen bu alanda çalışan ve bu durumu çok yakından izleyen bir arkadaşımızla beraberdik; SEC’de çalışmış uzun süreli bir arkadaşımız. Onun tanıdıkları üzerinden bir rapor elimize geçti. Rapor aslında bir yıldır sürdürülen bir çalışmaydı, yani Mehmet Şimşek’in uyarısıyla başlayan bir hazırlık yapılmıştı. Bu hazırlık sürecinde yaklaşık 7-8 ay önce bu arkadaş bir rapor hazırlamış ve SPK Başkanına sunmuştu. Öyle anlaşılıyor ki 3-4 kademeden geçerek bunun ciddi sonuçlar üreteceğini söylemişler ve ciddi miktarda bir cezalandırılması için resmen 'şuna şu ceza, buna bu ceza' diye, benim gördüğüm 1.800.000 TL civarında bir ceza kesilmesi o zamanki koşullarda öngörülmüş ama bu dosya kapatılmış.

Bu çok bilinmeyen bir durum değil; herkes bu konuda uyarı yaparmış yani, Mehmet Şimşek dahil olmak üzere bu uyarılar yapılmış ama gördüğümüz durum şu: Neden patladı, nasıl açığa çıktı meselesi? Uluslararası alanda özellikle İsviçre bankasına gönderilen paranın geliş tarihi, nereye geldiği ve kaynağı sorulmuş; banka cevap vermemiş, onlar için ikna edici olmamış ve son olarak Dışişleri Bakanlığı’na bu konuyla ilgili soru sorulmuş, onun üzerine durum açığa çıkmış. Bizim gördüğümüz aslında bu fon meselesi kendiliğinden açığa çıkmadı. Uyarılıyordu, uluslararası alanda bu konudaki sistem açıktı ve onlar şunu demişlerdi: 'Bu koşullarda Türkiye’ye herhangi birisinin para yatırması mümkün değil, güven yok.' Manipülasyon yapılıyor, para transferi yapılıyor, sermaye transferi ve dolandırıcılık yapılıyor açıkçası. Halkımızın bildiği dilde dolandırıcılık yapıyor diye uyarı yapılmış ve bunun üzerine savcılık soruşturmaya başlayınca açığa çıkan bir durum var.

Şunu anlatmak istiyorum: Bu mesele gerçekten bilerek, isteyerek yapılmış bir durum, öyle görünmeyen bir durum falan değil. 'Saray bilmiyormuş da haberi olmuş' meselesi de hikaye. Benim gördüğüm, bu işleri yaparken biraz bireysel çıkarlara gidilmiş ve iş kontrolden çıkmış; bakanlar arasında kavgaya dönüşmüş, bir bakanın parası başka bakanın gelirine dönüşmüş. Eski ekonomi bakanımız 4 tane şirketinin fonuna yatırmış, kaybetmiş mesela. Diyarbakır’da dolandırmış görünüyor fiili olarak; yani artık halkı dolandırmanın ötesinde birbirini de dolandırır hale gelince iş patlamış gözüküyor. Ben buna 'Lağım patladı' dedim mecliste; gerçekten pisliği artık bu kadar fazlası olamaz. Milyonlarca insanın yatırımı var. Sadece orada 500 bin kişinin veya yansıyan olarak 2-3 milyon halkı ilgilendiren bir durum değil; bakın bunla beraber bizim bütün yatırımlarımızın değerleri bitmiş oluyor. Örneğin insanlar sosyal güvenlik açısından ya da yatırım açısından sigortaya para yatırıyorlar, sigortadaki mevcut değer düşmüş oluyor. Milyonlarca insan kendi yatırımları bakımından zarar görmüş oldu, küçük birikimler bunların hepsi zarar gördü. Dolayısıyla ülkede neredeyse bizim depremde kaybettiğimizden daha büyük bir kayıp olduğu ortaya çıktı. Yani 11 ilin yıkılması sonrası yapılan maliyet 90-100 milyar dolardan bahsediliyor, bu da o kadar bir kayıp aslında. Sadece kaybedilen para değil, onun yansıması çok daha büyük.

Burası basit bir mesele değil yani, şahıs meselesi değil bu; bu iş bir sistem meselesi. Ve bu sistem eğer biz bu anlamda gerçekten adil hale getiremezsek, birinin açlık, yoksulluk içerisinde yaşamaya çalıştığı, 17 milyon emeklinin inanılmaz bir acı içerisinde kendi geleceğinin korkusu içerisinde olduğu bir yerde bu rakamlar bu kadar dolaşıyorsa, hiç emek harcamadan, hiç ter dökmeden paralar dolaşıyorsa burada inanılmaz bir ahlaksızlık var demektir, inanılmaz bir kanunsuzluk, adaletsizlik var demektir. Milletin parasını dolandıran bir sistem sürdürülemez, bu sistemi değiştirmek zorundayız.

Ve bu sistem aslında tesadüfi bir sistem değil; benim gördüğüm bu tek adam rejimi diye bahsettiğimiz, gerçekten yetkinin bir merkeze toplanması, denetim mekanizmasının gitmiş olduğu, hukuk sisteminin çökmüş olduğu bir düzen. Bilerek, isteyerek bir kısım insanlar ses çıkartamıyor çünkü bağımsız bir hukuk sistemi olmayınca birinin işine yarıyorsa kapatıyorsun, birinin işine yaramıyorsa açıyorsun. Dolayısıyla bu işin öyle basit bir iş olmadığını ve kolay da kapatamayacaklarını görüyoruz. AK Partililer ilk kez kendi içlerinde bu konuda birbirlerine girdiler; ben sana söyleyeyim, gerçekten mecliste grup başkanvekili 'ne varsa çıksın' diye bir tavır sergiledi, ertesi gün meclise gelmedi, başkası geldi. Çünkü öbürü de kapatmaya çalışıyordu.

Cumhurbaşkanı yardımcısı samimi bir bürokrat olarak değerlendirilebilir ama özel kalem müdürü 7 milyar para yatırmış, gerekçesi de 'Arkadaşlarımdan topladım, 7 milyarı yatırmıştım, kaybettim' diyormuş. Şimdi böyle olmaz, 7 milyar öyle 700 TL falan değil, 7.000 TL de değil; 7 milyar! Öyle arkadaşına harçlık olarak toplanacak para falan da değil, insanlarla dalga geçer gibi konuşuyorlar. O nedenle ben Cevdet Yılmaz’a sordum: 'Böyle bir özel kalemle çalışmaya devam edecek misiniz? Devam ederseniz zaten etik kurallara uygun davranıyorsunuz demektir. Sizin özel kalem müdürünüz böyle yaptığına göre herkes yapar bu işi. Bir de usul bakımından doğru değilmiş, ondan bundan para toplamak fon sistemi bakımından hukuki değil, 'Nereden buldun bu parayı?' kuralına uygun değil.' Arkadaşlar bunu da söylediler. Dolayısıyla fon meselesi bence Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik krizin ve sistemin nasıl bozulduğunu göstermesi bakımından çok önemli."

''Burada inanılmaz bir adaletsizlik var''

Bireysel Emeklilik Sistemi'ndeki birikimlerin durumuna ve değinen İbrahim Akın şu ifadeleri kullandı:

"Vallahi şimdi bunla ilgili yaklaşık 350 bin kişinin 1 milyardan aşağı olan ödemeleriyle ilgili plan var. Tabii doğal olarak şöyle bir şey var; bizim bütçemizden ayrılmasını istemiyoruz, böyle bir durum doğru değil, toplanan paralardan ödeneceği söyleniyor el koyulan paralarla, iade diye. Ama şöyle bir durum var yani, burada da inanılmaz bir adaletsizlik var, onun da denetimi yok, nasıl olacağı belli değil. Vatandaşın bütçesinden gittiğini kimse denetlemiyor artık, bu sistem öyle denetlemeye uygun da bir sistem olmaktan çıkmış durumda.

Öte yandan şimdi bunla ilgili artık ismi ifşa olan sadece bir kişi değil, çok insan var, diğerlerini ifşa etmiyorlar, açıklamıyorlar. 224 kişiden falan bahsediyorlar bu konuyla ilgili dolandırıcılık yapmış olarak, bir tane bakan üzerinden sekresyon yapılıyor şimdi. Ama bu adam da geldi, ifade verdi diyorlar, savcılığa gitti diyorlar. İlginç bir durum var Türkiye’de, gerçekten ikili hukuk var. Bu kadar açık bir suçun gösterilmesi ve bu hukuka karşı güvenin zaten dibe vurmuş olması durumu daha da vahimleştiriyor. Şimdi sen belediye başkanları usulsüzlük yaptı diye paldır küldür sabahın altısında ahlaksız bir şekilde görüntü vererek polis vasıtasıyla deşifre ediyorsun, ki aile hukuku bakımından, insan hakları bakımından çok kötü örnekler bunlar. Önemli birini öyle yapıyorsun, diğerine ise sadece 'çağırıyorsun, geri gönderiyorsun', 'aldığın parayı dolandırdın, bak geri ver' diyorsun, kapatıyorsun. Dolayısıyla sistem her bakımdan çözülüyor, onu demek istiyorum."

Özelleştirme yorumu: ''Vatandaşa büyük zarar''

Hükümetin kaynak arayışı kapsamında köprüleri ve otoyolları özelleştirme planlarına sert tepki gösteren İbrahim Akın, İzmir Çeşme Otoyolu örneğini verdi:

"Ya şimdi bu otoyollar meselesi bizi çok ilgilendiren bir konu. Çünkü bizim en azından kıyılarımıza bakıldığı zaman, Çeşme bizim içimiz ve şu anda kamuyla yapılmış olan bir otoyol var, gerçekten orada özelleştirilmek isteniyor. Şimdi Çeşme çok pahalı bir yer haline geldi, oradaki çalışanların bir kısmı kiralar çok yüksek olduğu için İzmir’de yaşıyorlar ve gidip geliyorlar. 53-54 TL gidiş parası ise gelişinde 100-110 TL maliyeti var gidiş gelişlerin. Orası 70-80 km, birleşerek gidiyorlar bazen, tanığım biliyorum; bir arabayla 4-5 kişi gidip geliyorlar. Şimdi sen bunu %100'den fazla artırarak 500 TL’ye falan çıkartmaya kalkıp bir de özel sektöre verirsen burada ikili bir durum var: Birincisi vatandaşa büyük zarar, cebinden alacağı para artacak; peki kime gidecek? Özelleştirme vasıtasıyla birine verilecek bu durum.

Şimdi sen kamuyla yaptığın bir şeyi birilerine vereceksin ve bunlar da bizim gördüğümüz inanılmaz bir sermaye transferi planlaması var. Yani sadece kamu varlığını özelleştirme değil, içinde başka planların da olduğu bir durum her zaman görülüyor ve açığa çıkıyor. Şu anda otoyollar zaten çok yüksek maliyetlerden, dünyanın neredeyse en pahalı yap-işlet-devlet politikasının yarattığı sonuçlar. O nedenle Çeşme çok duyarlı ama bence sadece Çeşme ile sınırlı olmayan, şu ana kadar kamusal alanda yapılmış yolların tamamının özelleştirilmesi durumu var. Ve bu şunu gösteriyor: Bizim vergilerimiz yol, su, elektrik olarak geri dönecek ve halka hizmet edecek diye vergilerimizi gönül rahatlığıyla verdiğimizi düşündüğümüzde, bu gelişmeler şunu gösterdi ki elektrik özelleştirilmiş, su özelleştirilmiş, yol özelleştirilmiş. Peki vatandaş niye vergi veriyor? Sağlık paralı, neyimiz görülüyor? Bu devlet ne işe yarıyor? Şimdi bu soruluyor çok açık bir şekilde, biz de vatandaşın sesini her yerde dillendiriyoruz.

Dolayısıyla bu kamunun özellikle yapılmış olan yerlerinin yap-işlet-devlet denilerek gerekçelendirilmesi bile doğru değil. Ama bu koşullarda bu yolların bu şekilde ticarileştirilmesi gerçekten demin bahsettiğim gibi vergi gerekçesini ortadan kaldıran bir durum ortaya çıkartıyor ve devlet artık soyut bir güvenlik politikasıyla, polis, asker, jandarma, bekçi ile sınırlı olan bir zor aygıtı haline gelmiş durumda. Sosyal devleti bitiriyorlar; sağlık yok, hizmet yok. Ve dolayısıyla gerçekten toplumla devlet arasında bir yabancılaşma ve uçurum başlıyor. O bakımdan bunu sorunlu buluyoruz, biz her açıdan bakıldığında bunu doğru bulmuyoruz ve bu politikanın durdurulması gerektiğini düşünüyoruz.

Bununla ilgili bir yıl önce hem Karayolları hem Maliye Bakanlığı cevap verdiğinde 'Böyle bir planımız yok' demişti ama inanın onların cevabı geldikten yaklaşık 15 gün sonra Cumhurbaşkanının kararnamesi ile bu yolların özelleştirileceği kararı çıktı. Dolayısıyla devlet içerisinde bir uyumsuzluk da söz konusu. Bizim denetleme pratiğimiz açısından bu çok net gözüküyor; mecliste vekil olarak ben elimden geldiği kadar bütün sorunları dillendirmeye çalışıyorum ve bunu sorduğumda alınan cevaplar başkaydı, sonra karar çıktı. O bakımdan da devlet bütünlüğü olmayan bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu ifade etmek isterim."

Hükümetin bütçe açığını kapatma yöntemlerini ve gelir adaletsizliğini eleştiren İbrahim Akın şu tespitlerde bulundu:

"Şöyle, birincisi bu gelinen durum aslında öyle tesadüfen engellenemeyen bir durum değil. Ortaya çıkan gelir dengesizliğine bakıldığında bizim gördüğümüz durum şu: Şu anda %90 civarında insanlar gerçekten yoksulluk içerisindeler. İnsanların %90’ının gelirlerinin toplamı, %1’in aldığı payla eşdeğer düzeyde söyleniyor şu anda, hesaplar öyle değerlendiriliyor. Burada bir gelir adaletsizliği olduğu kadar vergilendirme konusunda da çok büyük bir adaletsizlik var.

Mesela şöyle düşünün: Şu anda bankaların karları %60’lara, %70’lere varmış bazılarında, faiz işliyor. Bizim hem bütçe açığımız hem faizimiz neredeyse %35-40’lara gelmiş durumda bütçemizde. Şimdi bu sistem böyle devam ettiği sürece yani bankalara ve çok zenginlere sürekli para akan, diğerlerini yoksullaştıran bir durumu çözemeyiz. Buradan şuna varacağım: Yani bu sistemi böyle devam ettirmeye çalışma hali zaten sürdürülebilir değil, bize göre kesinlikle bu sistemi değiştirmek lazım. Çok geliri olanlardan çok vergi almak lazım. Adaletsiz bir durum var; bir şirket çalışanını düşünürseniz, bir çalışan şirketten çok daha fazla vergi veriyor, böyle bir sistem olamaz!

İkincisi kaynakların doğru yönetilmediğini düşünüyoruz biz. Örneğin bu yolların vatandaşa maliyeti ortadan kaldırılabilir ama pekala bu ülkenin gelir kaynakları değerlendirilebilir. Örneğin tarım dedik biraz önce, daha ciddi bir şekilde teşvik edilebilir ve bu uzun vadeli bir politika olabilir; biz hemen bir anda, bir yılda bu kadar çökmüş, bu kadar borçlandırılmış bir sistemin çözülebileceğini düşünmüyoruz, uzun vadeli bir kamusal plan örgütlenmesi lazım. Kamu gerçek anlamda kendi vatandaşlarıyla birlikte bu meseleye sahip çıkmadığı sürece bence sürdürülebilir bir durum yoktur. O nedenle biz tam tersini düşünüyoruz: Bu kadar azının çok fazla zengin olduğu, çoğunun da yoksul olduğu bir sistemin bence adaleti bir şekilde dağıtılması gerektiğini savunuyoruz. Bankalara bu kadar faiz sistemiyle para aktarılmamalıdır. Şirketlere verilen ihaleleri çok açık biliyoruz, bunu herkes söylüyor; inanın bir şirketin, Beşli Çete’den bir tanesinin kızının bir itirafı var okulda öğretmenine diyor ki: 'Hocam diyor, bizim şirketin bize ait olduğunu biz bilmiyoruz ki diyor, biz ne kadar paramız olduğunu biz bilmiyoruz ki diyor, yarın ne olacağını biz bilmiyoruz ki diyor.' Durum o kadar vahim yani aslına bakarsan. Dolayısıyla verilen ihalelerin en azından %25’i başka türlü yerlere gidiyor. Dolayısıyla bu kadar kamunun soyulmasına sebep olan ihaleler, özelleştirmeler, birilerinin zengin edildiği ama bütün insanların yoksullaştığı bir sistem tersine dönmediği sürece bu bütçe dengesizliği sağlanamaz."

''Bu kadar kolay mı insanları katletmek?''

Sokak hayvanları yasasından okullardaki şiddete, kadın cinayetlerinden uyuşturucu batağına kadar toplumsal sorunlara değinen İbrahim Akın "Ya şimdi bu konuda bizim canımız çok acıyor ve gerçekten kalpten bir politika demiştik. Yasa çıktığında ben ilk kez bu kadar uzun süren bir komisyonda kalmıştım; o zaman neredeyse saat 2’de başladık, ertesi gün saat 1’e doğru 24 saate yakın bir süreç içerisinde bu iş gerçekleşti. Şimdi hayvanlara karşı yapılan muamele aslına bakarsan bir canlıya karşı yapılan muamelelerin en trajik örneklerinden birisi. Eğer bir insan bir canlıya bu kadar kolay kıyabiliyorsa, yok etmeye çalışıyorsa aslında onun sevgisinden, insana bakış açışından, canlıya bakış açışından şüphe etmek lazım. Dolayısıyla bir öldürme politikası aslında birilerini yok etme konusunda ne kadar ceberut davrandıklarını gösteren bir anlayışın ürünüdür. Şimdi çok yaygın bir şekilde ben bunu söylüyorum; gerçekten örneğin bizim birçok ilçemizde, ilimizde hatta ormanlara bile domuzlar gelmeye başladı, bunun sebebi ne aslına bakarsanız? Sokak hayvanları aynı zamanda birer denge unsuru, sadece bir canlı olmasından değil, doğanın dengesini koruyan bir rolü var.

Ve bölgede örneğin güney coğrafyada, kırsal alanda insanların en fazla o hayvanlarla beraber kendi varlıklarını sürdürdükleri ve koruma alanında da kullandıkları bir gerçeklik var. Bizim için Sivas Kangal köpeği mesela çok meşhurdur ve özel yetiştirilen köpeklerdir bunlar. Şimdi sen bütün bunları yok etmeye çalışarak yani böyle steril hale getirmek için sokakları temizliyoruz kisvesi altında yapılan iş gerçekten inanılmaz bir şekilde kötü. Bak bunların sonuçlarını biz çok fazla alacağız önümüzdeki dönemde, o nedenle sadece basit bir mesele gibi gözüküyor bu durum ama çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Öbür taraftan gerçekten çocuklar ve aileler meselesi; Türkiye’de aslında yani şimdi yine aynı yere gelecek ama Aile Bakanı’nın yaptıklarını düşündüğünüzde, bu Aile Bakanı’nın bu anlayışıyla bu halka, bu aileye ne güveni verebilir? Dolayısıyla burada da ciddi bir sorun var. Kadınların sürekli öldürüldüğü, son zamanlarda balkondan düşen kadın sayısının ne kadar arttığını biz görüyoruz; bu kadar kolay mı insanları katletmek? Keza yani şöyle düşünün, çocuklarımızın durumunu düşünün; çocuklarımız neredeyse ortaokulda uyuşturucu batağına saplanmış durumda, esrar meselesi... Bakın bir oran vereyim size: Cezaevlerinde şu anda yaklaşık 430-440 bin civarında insan var; bu uyuşturucu ve bu tür işleri yapanlardan dolayı içeride olan insanların oranı Türkiye’de üçte bir civarında. Avrupa’da oranı olarak en yüksek oran Türkiye’dedir, düşünebiliyor musunuz bunu? Bu nasıl olabilir? Bu sadece gözaltına alıp bırakmakla ilgili değil, sen işin merkezini kurutmuyorsun. Burası bir geçiş yolu haline gelmiş, uyuşturucu konusunda bunlara neredeyse bilerek göz yumuyorsun, bunun önüne geçemiyorsun. Yani bu mevcut teknoloji koşullarında her türlü faaliyeti takip ettiğin bir yerde bunların olması ve sürdürülmesi, devlet eğer isterse bitirebileceğini bildiğimiz bir yerde bitirmiyorsa burası korkunç bir sorun haline geliyor.

Biz gerçekten artık çocukları uyuşturarak geleceksiz bırakarak, onların okumasını, sorgulamasını, bu ülkeye vatandaş olarak hizmet etmesini beklemek yerine 'benim istediğim gibi yapsın, benim dediğim gibi davransın' anlayışıyla yaklaşan bir eğitim politikasını ve içeriğini sürekli dayatan bir anlayış biçimiyle bu ülkeye inanılmaz bir zarar verildiğini görüyoruz. Bu nedenle eğitim politikamız gerçekten aile ilişkilerini ve insanların kendi sosyal hayatını, toplumsal hayatını, toplumsal cinsiyet özgürlüğünü müdahale eden bir anlayışla yürütülüyor. Tam tersine bunları kapatmak için kullanılan bir anlayış ve bizi birbirimize düşürmek için kullanılan bir anlayış olduğunu düşünüyoruz, o bakımdan buna itiraz ediyoruz.

Bu konuda gerçekten çok önemli çalışmalarımız var; öncelikle çocuk hakları çerçevesinde yürüttüğümüz komisyonumuz çok iyi çalışıyor. O konuda biz mecliste en iyi muhalefet eden, en iyi toplumsal çözüm önerilerini geliştiren parti olarak varız. Ama bazen aralarda da söyleniyor; bu dönemdeki bu çözüm politikası ya da barış süreci diye bahsedilen süreç sanki bizim böyle bir işbirlikçi gibi içerisindeymişiz gibi yaftalayanlara da itirazımız var. Biz tam aksine halkımızın taleplerini dillendirmek için her şeyi yapıyoruz." dedi.

AİHM kararları var, siz bunu yerine getirmiyorsunuz

DEM Parti’nin barış sürecindeki konumu ve iktidarın samimiyetine dair yöneltilen sorulara İbrahim Akın "Şöyle, evet, bu kadar uzatılmasına sebep olan durum bizim açımızdan yok ama iktidar böyle yapıyor. Biraz bölgesel bir sorun biliyorsunuz, Suriye’de Irak’ta yeni gelişmeler var, Amerikan askerleri çekiliyor, orada yeni bir yapılanma söz konusu. Aslında görüşmeler ve mecliste çıkan yasalarla yaklaşık 1.5-2 ay geçti ve yasa çıkmasıyla beraber aslında yol verildi yani. Bu süreç herkes tarafından barış olsun diye söyleniyor ama temel problemimiz şudur: Barış olsun ama nasıl olacağı? Konuyla ilgili somut adımların atılmaması ve aksine barış ile demokrasiyi birlikte temin etmek, hukukun bağımsızlığını temin etmek konusunda iktidarın direnci var. Bizim ısrarla söylediğimiz bir şey var: Gerçekten ülkede barış sadece silahların bırakılması ile sınırlı olmaz, barış aynı zamanda insanların haklarını, hukuklarını vermekle olur, uygulanması gereken yasaları uygulamakla olabilir.

Mesela diyoruz ki ya, bu süreç öyle bir noktaya geldi ki karşılıklı iyi niyet samimiyeti içerisinde sürdürülecekse niye kayyumlar kaldırılmadı hâlâ? Bunun yapılması önünde bir engel yok aslında, meclisin bütün muhalefeti bunu dile getirdi. Kayyum meselesini lehine kullanmak zorunda değildiniz, bunu ortadan kaldırın. Keza Anayasa Mahkemesi kararlarına uygun davranılması gereken işler var, yapılmıyor; Can Atalay gibi bir milletvekili Anayasa Mahkemesi kararına rağmen hâlâ meclise gelmesi gerekirken gelmiyor. Selahattin Demirtaş ve AİHM kararları var; resmen AİHM kararları var, siz bunu yerine getirmiyorsunuz. Yapının önünde ne var, neye göre yapmıyorsun?

Şimdi öyle bir durum ki gelen aşama şöyle bir noktaya geldi: Artık Sayın Öcalan’ın kararını bekliyoruz, o karara bağlı olarak örgüt kendisi açıklama yapıyor. Her geçen gün açıklama yapıyorlar; 'Biz talep edilen her şeyi yerine getirdik, bütün tünellerimizi boşalttık, sığınakları, oradaki kampların hepsini boşalttık, bizim açımızdan yapılması gereken taahhüt ettiğimiz her şey yapıldı, bizde sorun bitti, yetki devlette' diyorlar ve açıklama yapıyorlar. Buna karşılık hükümet 'İyi gidiyor' diyor. Bu görüşmeyi onlar yapıyorlar, peki bu yasal adım niye yapılmıyor hâlâ? Sayın Öcalan’ın mesajı niye alınmıyor? Bizim burada gördüğümüz durum şu: Tamam, ortada bir sorun var, artık devlette bundan vazgeçecek durumda değil, her geçen gün zaten 'bırakıyorum' diyor ama sürdürülen pratiğin kendisi güven vermediği için toplumda güvensizlik felaket derecede yüksek.

Adım atılmamasından dolayı bu güvensizlik yüksek; yani Bahçeli 'Demirtaş bir an önce çıkartılsın' istiyor, 'Öcalan misyonunu yerine getirsin' diyor, tamam da, bunların adım atılmadığı yerde ne oluyor? Söz var, pratik yok anlamına geliyor. Ben dolayısıyla işte insanlar artık çok söz söylendiği için o sözlerin kıymeti kalmadığından dolayı bir güvensizlik yaşıyorlar. Biz mesela dün 4 tane toplantı yaptık burada; Meral Danış Beşiktaş geldi, Ayşegül Doğan geldi, Diyarbakır Büyükşehir Belediye başkanımız geldi, Sayın Öcalan’ın yanına giden heyette oldukları için ilgi çok fazlaydı. Ve biz bunların hepsini 4 ayrı toplantı yaparak anlatmaya çalışıyoruz ama halkın bize söylediği şu: 'Hala adım atılmıyor, o zaman ne olacak?' sorusu gerçekten bir bakımdan problemli.

Bu nedenle biz ısrar ediyoruz ki artık adım atın, bu adım atılmasının önünde bir engel yok. Burada temel problem benim gördüğüm, şahsi yorumum şu: Biz bir seçim sath-ı mailine girdik ve seçim sath-ı mailine girdiğimiz yerde AKP bunu kendi politik geleceği ile orantılı olarak kullanmaya çalışıyor. Şimdi biz de siyaset yapıyoruz, farkındayız ne yapmak istediklerinin; böyle olduğu sürece kimse sana güvenmez ve öyle bahsedildiği gibi bir işbirliği de olmaz. Biz zaten politik olarak AKP’nin bu kadar merkeziyetçi, bu kadar tek adam rejimine olumlu bakma şansımız yok. Biz tam aksine yerel ve yatay ilişkilerin, halkın kendi iradesine sahip çıktığı bir şeyi istiyoruz. Sen tam aksine halkın iradesini gasp edecek her türlü hareketi yapıyorsun, seçilmiş olanları bir biçimde tehdit ederek ama başka bir şey yaparak ama hukukun arkasından dolanarak sürekli transfer etmeye çalışıyorsun. Şimdi orada da başka bir sorun yaşıyoruz açıkçası, yani İzmir’de de gördük bu durumu." şeklinde yanıt verdi.

Öcalan'ın konumu ve toplumsal kaygılar

Halkın bir kesiminde yer alan kaygılara ve sürecin hassasiyetine değinen İbrahim Akın "Şöyle bir ihtimal yok: Toplumsal barışın temin edilmediği yerde bu kadar karşılıklı öfkeleri tahrik edecek bir duruma kimse girmez, devlet de girmez. Aklı başında olalım; Sayın Öcalan’ın gelip mecliste bilmem ne yapacağı falan gibi bir derdi de yok zaten. Bunun derdi şöyle bir derdi var, bize gelen notlardan ve söylemlerinden çıkarttığım benim: 'Bu süreç bitsin, kan dökülmesin istiyorum.' Elbette 2 yıldır yaşanmayan bir zaman içerisinde kimsenin kanının dökülmemesi bence de her şeyden önemli, tabii ki her şeyden önemli bu. Ama bu böyle devam eder mi dersen, böyle devam etmez; çünkü nedenleri devam ediyorsa, sorun çözülmüyorsa, karşılıklı bir çözüm arayışı olmuyorsa bu sorun bugün kapatılır ama yarın tekrar daha büyük patlar. O zaman öfke patlaması çok daha yüksek olur karşılıklı olarak; yani kandırılmışlık duygusunun öfkeye dönüşmesini düşünün, çok daha kötü olur, o zaman toplumsal kavgaya da dönüşebilir. Ve bunu kullanmak isteyenler var, onu da söyleyeyim; yani sadece karşı çıkanlar değil, böyle bir şeyi kaşımak isteyenler de var, yani en ufak tahrik olduğunda ortalık karışma ihtimali olabilir. Dolayısıyla bu süreci böyle uzatmak aslında çok tehlikelidir şey açısından bakıldığında. Şimdi öyle bir durum olmadığından dolayı, onun gelmesi açısından hem kendi güvenliği bakımından hem de bu işin başarısı açısından bireysel talebinden çok 'ben bu süreçle ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum' diyor. Mesela iş insanları gelip görüşmek istiyor, hâlâ da uzatıyorlar; görüşmesine izin vermiyorlar ya da basınla, gazetecilerle görüşmek istiyor, görüşmesini engelliyorlar. Şimdi bu paradoksu aşmamız lazım, madem böyle bir misyon biçtiniz bu insana..." şeklinde konuştu.

"Bu yol yol değil, iktidarın ekmeğine yağ sürüyorsunuz!"

Muhalefet partilerine, CHP’ye ve YENİ Parti’ye yönelik sert uyarılarda bulunan İbrahim Akın, yürütülen yanlış siyasi tutumların iktidara yaradığını belirterek "CHP ve YENİ Parti dahil olmak üzere herkesin dikkat etmesi gereken temel bir husus var: Yürütülen bu eksik ve hatalı siyasi tutumlar ve izlenen bu yol yol değil! Bu tarz yaklaşımlar doğrudan mevcut iktidarın işine yarıyor, onların ekmeğine yağ sürüyor ve elini güçlendiriyor. Toplumun gerçek sorunlarına çözüm üretmek yerine iktidarın çizdiği kulvarda siyaset yapmak bu ülkeye kaybettiriyor. Bu yol yol değil, iktidarın ekmeğine yağ sürüyorsunuz; bu yanlıştan muhalefet derhal dönmelidir." dedi.

''Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçişi de bu politik çabaların bir parçasıdır''

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması ve muhalefet belediyelerindeki transfer baskılarını değerlendiren İbrahim Akın sözlerini şöyle tamamladı:

"Tek adam rejimi, halkın sandıktaki iradesini açıkça gasp ediyor. Yerelde halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanlarını ya kayyumla tehdit ederek ya da hukukun arkasından dolanarak transfer etmeye çalışıyorlar. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçişi de bu politik çabaların bir parçasıdır. İzmir halkının sandıktaki iradesi göz göre göre baskı altına alınmakta, siyasi şantaj, tehdit ve vaatlerle transfer edilmektedir. Seçilmişlerin tehdit edilerek veya saf değiştirilerek iktidar blokuna katılması kabul edilemez. Biz DEM Parti olarak halkın kendi iradesine sahip çıktığı yerinden yönetim anlayışını savunmaya devam edeceğiz."

Muhabir: Furkan ERTAN