Aslına bakarsanız, bizim bu "hız" ile imtihanımız yeni değil. 2012 civarı, sanki dijital dünyanın iplerinin tamamen koptuğu o milat gibi. Hatırlarsan, o dönemlerde Maya takviminin bir devrinin sonuna gelindiği ve dünyanın büyük bir değişime uğrayacağı üzerine kurulu o meşhur "kıyamet" spekülasyonu vardı. İşin ilginç yanı, o dönemde İzmir’in Şirince köyü, bu "kıyametten kaçış ve huzurlu bir merkez" anlatısı üzerinden dünya çapında bir ilgi odağı haline gelmişti. Bugün geriye dönüp baktığımızda, o günlerin kehanetleri gerçekleşmedi belki ama dijital dünyada bambaşka bir kırılma yaşandı. 2012, sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleştiği ve "anlık tüketim" kültürünün ivme kazandığı o görünmez sınır çizgisiydi. Sonrasında ise her şey "tüketilebilir" birer içeriğe dönüştü. Bildirimler, kaydırmalı ekranlar, hiç bitmeyen "yetişme" telaşı... Hepimiz bir yerlere geç kalmış gibi yaşıyoruz ama aslında gittiğimiz yerin neresi olduğunu bile bilmiyoruz.
Sonra bir gün dünya durdu. Pandemi.
O dönem herkes için zordu. Evlere kapandık, o meşhur "hız" zorunlu bir molaya girdi. İlk defa belki de yıllar sonra, kendi kendine kalmanın ne demek olduğunu hatırladık. Kitap okuyanlar, mutfakta yeni tarifler deneyenler, sadece pencereden dışarıyı izleyenler... O sessizlik aslında bize unuttuğumuz bir şeyi, "yavaşlamanın huzurunu" hatırlatmıştı. Zamanın gerçekten geçtiğini, sadece rakamlardan ibaret olmadığını o zaman anladık.
Ama ne oldu? Yasaklar kalktı, kapılar açıldı ve biz o yavaşladığımız yerden o kadar hızlı bir ivmeyle fırladık ki, pandemi öncesindeki hızımızı bile aratır olduk. Sanki o mecburi molanın acısını çıkarırcasına, hayatı daha da "hızlı" yaşamaya, her şeyi daha çabuk tüketmeye başladık.
Hatta şimdi bazı bilim insanları, jeofiziksel bir boyutu da işin içine katıyor. Dünyanın dönüş hızındaki milisaniyelik dalgalanmalar –bazen hızlanması, bazen yavaşlaması– son dönemde gündemde. Günün 24 saatten bile çok küçük bir farkla farklılaştığı bilimsel verilerle ölçülüyor. Kimi araştırmacılar, gezegenin iç yapısındaki değişimlerin, hatta kutuplardaki buzulların erimesinin kütle dağılımını etkileyerek bu dönüş ritmini değiştirdiğini söylüyor. Yani hissettiğimiz o "günler kısalıyor, zaman yetmiyor" hissi, sadece zihnimizdeki bir hız tuzağı değil, belki de gezegenin ritmiyle olan o kopuk bağımızdan kaynaklanıyor.
Şimdi soruyorum: Bu kadar hızlı yaşayınca neyi yakalıyoruz?
Günümüz gençliği olarak üzerimizde devasa bir "başarılı olma", "görünür olma", "her şeyden haberdar olma" baskısı var. Bir bakıyorsun birinin dünyasını geziyorsun, bir bakıyorsun öbürünün başarı öyküsüne tanık oluyorsun. Kendi hayatın ise sanki bu ışıltılı akışın gerisinde kalmış gibi hissettiriyor. Halbuki o gördüğümüz şeylerin çoğu, sadece birer "zaman frekansı" illüzyonu. Kimse mutsuz anını, duraksadığı anını, yorulduğu anını paylaşmıyor. Herkes bir "mutluluk ve başarı" yarışı içinde.
Ama hayat, bir "story" süresi kadar kısa ya da bir "kaydırma" hareketi kadar hızlı değil.
Bence bizim asıl meselemiz, bu frekansı biraz düşürmek. Kendi ritmimizi bulmak, o gürültülü ve hızlı akan ana yoldan sapıp kendi patikamızda yürümek gerek. Hızın getirdiği o sahte heyecan yerine, derinliğin getirdiği o sakinliği koymak... "Bugün hiçbir şey yapmadım" demenin suçluluk değil, bir lüks olduğunu fark etmek.
Zaman, üzerinde kontrolümüzün olmadığı tek şey ama en azından onu nasıl algıladığımız bizim elimizde. Hızın kölesi olup her şeyi kaçırmak mı, yoksa yavaşlayıp anın tadına varmak mı? Belki de bir sonraki "yavaşlama" için bir pandemiyi beklememize gerek yoktur. Hız sizi yanıltmasın, önemli olan ne kadar hızlı gittiğiniz değil; gittiğiniz yolda neler görüp neler hissettiğiniz. Artık şu anın tadını çıkartmayı bilmeyi öğrenmeliyiz.